| cincin hanım'ın maceraları |
<font color=darkblue>Tercüman böyle olsun istiyor, o bende"Tercüman gönderdi resmi, Seyhan ırmağının yanında böyle bir evimiz olsun diye hayal ediyor. Sadece suya dönük ve içerde sevecen, sıcak bir ışık... O, Seyhan'ın kocaman, yemyeşil, göl gibi kıpırtısız olduğunu bilmiyor. Seyhan çok güzel bir ırmak ve hava aydınlanırken sis de varsa etkisi gerçekten çok dramatik oluyor."
Gelemez biliyorum, gelse...Konuşmaktan çok zevk aldığım bir arkadaşım aynı zamanda Tercüman. Erkek arkadaşım olmadan önce 5 yıllık düz arkadaşımdı. Birbirimize bir şeyi uzun uzun anlatabiliyor ve dinleyebiliyoruz bu yüzden. Mesafeli, randevulu bir arkadaş görüşmesi gibi olabiliyor. İlişki aslında ödevlerle yüklü. İnsan o konuşma bağını kaybetmemek için kendine ödev vermeli belki de. Şu gördüğüm güzel çiçeği, internette araştırıp ve latince isminden tutup, yaşam koşullarına kadar her şeyi öğrenirsem, yarın sabah yanından geçerken diyebilirim ki, "bak bu çiçek ne güzel, latince adı şuymuş, latince ismine daha çok benziyor. Bizim köyde de vardı bunlardan, dön baba dön; annen sana terlik papuç alacak diye şarkısı da var...
Dün gece ona gönderdiğim büyük, hard -cover, Fotoğrafçı Haluk Uygur'un fotoğraflarıyla bezeli Adana kitabını okuyup bitirmiş. Bana anlatıyor: Torosların çok nadide ve yabancıların tohumlarını toplayıp götürmelerinin yasak olduğu eşsiz bitki örtüsüne sahip olduğunu, Niagara'dan sonra dünyanın en yüksekten düşen şelalesinin Adana'da olduğunu, trekking alanı olarak kullanılan, kamp kurulan, bisiklet turu düzenlenen, piknik yapılan, gezilip görülmeye elverişli bir sürü güzel yerinin olduğunu... "Çok tarihi yeri var ama ihmal ediliyor, sanırım," diye ekledi. Tercüman böyle, tüm hayatı kitaplardan okuyup bitirebilir. Eğer bir yere gidecekseniz, size o yer hakkında tüm bilgileri toplar, tüm haritaları çıkarır (yine de kaybolur. Yön duygusu bu kadar zayıf diğer adam da benimdir herhalde.) Adana'yı başka ve güzel bir fotoğrafla görmemi istiyor sanırım, belki de yazın gelir ve çadırımızı alıp kamp kurarız. Yaylalara çıkarız. Ben küçükken yaylaya giderdik. Size bir dolu hikaye anlatacağım o zamanlardan. Öyle güzeldi ki ve ben çocuk başımla o ormanlarda kuytu köşeleri tek başıma keşfettim, geçtiğim çaylarda az mı ayakkabılarımı düşürdüm de çimlenlerde çıplak ayak dolaşmak zorunda kaldım. Öyle ha deyince de ulaşılmaz hiç bir yere. Beklersiniz günlerce, o eski yeşil kumaş tenteli jipler bulunacak da kasbaya gidilip ayakkabı alınıp gelinecek, çok zor. Neyse, bu yayla mevzu uzar gider. Size şöyle nefis bir oksijen duygusu veren fotoğraf ve bir de rüzgar eşliğinde anlatmalıyım.
Çocukların hayali arkadaşı olur ya, ben 4-5 yaşlarındayken benim de rüzgarım vardı... sabaha karşı nohut tarlasının üstünden gelirdi. Ve karşılaşmamız için benim yataktan kalkıp, çıplak ayak, yanında kurumuş ağaç gövdesinin olduğu o yokuşa tırmanmam gerekirdi. Hep kaçırdığımı sanırdım ama asla kaçırmadım rüzgarımı, taze nohut kokusu ile yüklü beni nefessiz bırakan bir güçle gelir, sarılırdı rüzgarım. O yüzden taze nohut kokusu beni sevinçten çılgına döndürebilir. Bu olay gerçekleşirken, yalnız olduğumu varsayardım ama hayır annem ata binmiş tarlalara bakıyor ya da kuzineyi yakıp çörek yapmak için odun topluyor olurdu. Tüm çocukluğum ve gençliğim boyunca annemin bana yönelen bakışlarını hiç görmedim. Hep çok dalgındı. Hep en doğru yerde en doğru şeyi yaptığımıza ilişkin bir güveni vardı. Hiç endişelenmezdi.Şimdi ben, üstelik 12 yaşına basmış oğlumu Toros ormanlarının derinliklerine yollayabilir miyim? Hiç sanmıyorum. Doğru mu yapıyorum? Hiç bilmiyorum.
Nereden nereye geldi, sohbet. Bugün iş çok yoğunda. Antepli müşteriler geldi. Toplantı 4 saat sürdü. Çok iş var. Yarın Kayserili müşteri ile toplantı var. Çok ama çok iş var.
Şimdi şu kanepeye kıvrılacağım. Discovery'de, yağlı ekmek yere düştüğünde yağlı tarafının düşme olasılığı nedir? diye geyik bir bilimsel program var. Onu izlerken uyuyacağım.
Bana baş baş.
19:49 - 13/4/2006 - yorum yaz |
| Son Sayfa | Sonraki Sayfa |
lunar phases |