cincin hanım'ın maceraları

match point, derailed ya da aşk her şeyi affeder mi?

Kategori: Belirtilmemiş

                     

 

Geçen pazar iki film izledim. Tercüman çalışırken ona yakın olmanın tek yolu bu. Ona yaslanarak ekrana bakıyorum, o da başını kaldırıp eşlik ediyor zaman zaman. Bu nedenle onun yanında öyle çok film izlerim ki. Hep çalışıyor; bazen yanımdayken bile özlüyorum. Aptalca bir soru soruyorum sesini duymak için. Birlikte olamamak, kahredici bir acı değil bu nedenle. Ben mutfakta çok oyalanırım; yine  yemekler pişirip, dondurma, çay servisi için  mutfaktan çıkmayınca, demişti ki "sen beni özlemiyor musun?" Yanında durursam özlemim geçer sanıyor. Öyle değil. Anlatamıyorum bile. Ne kadar kırsak da birbirimizi, incecik camdan kristal bir şey oluyor ilişki, hiç çizilmemiş. Bugün çalışmamak istiyorum ve çalışsa da Tercüman'ın yanında olmak. İnsan çok karmaşık.

 

***

İzlediğim iki film de aldatma üzerineydi. İki filmde de aldatanlar eşlerini çok seviyor, sayıyordu da yine de bir yan yola sapmanın kışkırtıcı çekiciliğine kapılıyorlardı. Eski eşim R. tarafından aldatıldığımı öğrendiğim zaman küçük düşmüş hissetmiştim... üstelik benim dışımda herkesin bildiğini öğrendiğimde utançtan yok olmak istemiştim. Filmleri izlerken o zaman ki duygularımın ne kadar yanlış olduğunu farkettim. Aldatılmak insanı kesinlikle küçültmez. Peki ama neden çok utanıyoruz aldatılınca? Onun, aldatan eşimizin (tensel ya da tinsel)çıplaklığı bizim mahremiyetimiz oldu için mi? Bizim mahremiyetimizi başkasıyla paylaştığı için mi? İnsan çok karmaşık.

 

Match Point, Woody Allen'ın merakla beklenen son filmi. Çoğunuz izlemiştir. Ben çok geç kaldım.Londra görüntülü filmlere bayılırım. Şehir çok güzeldi, casting başarılıydı. Gerçi  Jonathan Rhys Meyers'ı pek iyi bulmadım. Woody Allen onu, yontulmuş gibi duran yüzüne bakarak kasıtlı olarak seçmiş ama oyunculuğu idare eder cinstendi. Film o sakin atmosferine rağmen gizli bir gerilimle nefessiz bıraktı. Tercüman kıymetli saniyelerini, Scarlett Johansson sahneye çıktığında ekrana bakarak harcadı. Geçelim:))) Ben Woody Allen'ı çok severim. Tarzının dışında yaptığı bu film de gayet iyi. Ayrıca ben Melinda and Melinda filmini de beğenmiştim. Tutkuyu, saplantıyı ciddiyetle anlatmayı bildiği, şans faktörünün hayatımızı nasıl değiştirebildiğini, toplumsal kabul gören tercihlerimizin aslında, düşünürsek ne kadar ahlaksız olabileceğini bize sakince ve güzelce gösterdiği için çok iyi bir film. Filmi izlerken, adam, düzenli hayatına devam edebilmesinin bütün koşullarını yerine getirebilsin diye o dehşet olay sırasında heyecanlandığımızda ne kadar korkunç bir şeyi dilediğimizi farkedip sarsılabiliriz. Tercüman, "kız da  hatalıydı" dese bile yine de... insan çok karmaşık.

***

 

              

 

 

İsveçli yönetmen Mikael Hafström'ün filmi "derailed", eğlencelik bir gerilim filmi. Clive Owen'ı Closer'da izlemiş ve beğenmiştim. Sesi, aslında bir tiyatrocu olduğunu ele veriyor, nefis. Jenifer Aniston'ı ilk kez izledim. Hep mi berbat bir oyuncu yoksa bu filme mi özgüydü tutukluğu? bilemem. Çok sevdiği karısı, kızı ve içinde boğulduğu reklam ajansındaki prodüktörlük işi içinde sıkışmış adamımız, trenle  işine giderken, zeki, çekici, başarılı bir iş kadını ile tanışır. Adam ve kadında asla seksüel bir çekim hissetmeyiz. Ya da ben hissetmedim. Sadece çok sıkıcı, sarmalanmış hayatlarında kimseyi incitmeden bir cep açmak ister halleri varken ve bunu da sanki sembolik bir seks gecesiyle başlatmayı planlamışlarken olaylar hızla tepetaklak olur. Karınızın dizinin dibinden ayrılırsanız öcüler yer sizi diyen, burjuvazinin ikiyüzlü ahlak anlayışının ve kupkuru aile korumacılığının  Fatal Attraction filminden önce ve sonra yapılmış bir örneği daha diyebiliriz. Ya da kötüler cezasını buldu, iyiler kazandı, çay isteyen var mı? diye hayata devam edebiliriz.

 

İnsan çok karmaşık ama hayat da çok basit.  

Dikkat etmek gerekiyor tercihlerimize. Önceliklerimizi iyi belirlemek filan. Denge ve daha bir sürü şey için. Uzun bir gün oldu ve ben bittim arkadaşlar. Bir kez daha bana hiçbir faydası olmayan bir yetki töreni toplantısı yaptı patron. Yapımla çok ters bir organizasyon ilahesi, müşteri kraliçesi, para pul saymanı falan filan olmam gerekiyor. Oysa ben karanlık bir odada bir şeyler yazayım istiyordum. Bir sürü liste çıkardım, iş takibi için. Metin yazmak işten sayılmıyor burada. Canım sıkkın. Eve gidip kocaman eşofmanlar, çoraplar giyip pasta yapmak istiyorum.

Hoşçakalın.

 

 

 

 

 

 

 

13:17 - 25/4/2006 - yorum {3} - yorum yaz


Bir martı eksik çığlık çığlığa!

Kategori: Belirtilmemiş

 http://www.venue.vze.com

 

Tercüman ve Atakuş sabah uçağı ile gittiler. İşe geç kalmama telaşı ile hüznümü bir iki derin nefesle dağıtıp, yola çıktım. Tercüman demişti ki, "havada yağmur kokusu var, iyi giyin."O anlamaz ki Adana'nın yaz yağmurundan diye düşünüp, beyaz converslerimi geçirmiştim ayağıma. Yine yanılmışım. Kendisini, her tür bulutun efendisi, Yağmur Kral ilan ediyorum huzurlarınızda. Gerçekten de yağmuru çok sever. Biz daha arkadaşken, hava yağsam mı yağmasam mı diye kuşkular içindeyken, Tercüman'ın önerisi ile orman yollarına düşerdik. "Belki," derdi, "Çuha çiçekleri de açmıştır."  Onca insan, onca ilişki ihtimali arasında sanırım bunlara dikkat ettiği için ona aşık oldum. Eh bir de edebiyata filan çok meraklı olduğu, eğer seçme şansı varsa şunu bunu yapmak değil de oturup kitap okumayı isteyeceği için falan filan. Solcu olduğu, az konuştuğu ciddi ve utangaç olduğu için de. Çok da kızarım ona. Beni bu dünyada deli edecek tek insandır, diyebilirim. Ölümüm onun yüzünden olacak, diye düşündüğüm zamanlar da az değil.

 

Ama derim, keşke çocukken arkadaş olsaymışız biz. Çocukluğumuzu çok benzetirim. Aynı evde yaşayabilecek kadar akıllı uslu çocuklarmışız.  İdare edermişiz dünyayı. Sessiz sessiz oturup kitap okurmuşuz, bilgilenmek, iyi adamlar olmak falan filan için değil; okumak yaşamanın kendisi olduğu için. Başka bir şey yapamayacağımız için. Sonra, çevremizdeki seslere, renklere, ilişkilere karşı aynı hastalıklı hassasiyetle büyümüşüz. Ben, Hukuk Fakültesinde, güzel ve zeki ve kültürlü kız olarak fiyaka yapmak isteyince bozulmuşum. O, meraklı bakışlı, içekapanık ve duru kız, sosyalleşip kendini ifade etmek isteyince, aslında başkalarının tanımlarıyla biçimlendirmeye başlamış kendini. Anlatmak kadar insanı kendinden uzaklaştıran başka şey olabilir mi? Anlattıklarımızla kendimize çit öreriz. Özgürlüğümüz elimizden alınır. O zamanlar düşünürdüm ki, olayların gerçekleşme anı benim anlatmaya başladığım andır. Ne kadar yanlış. Tercüman benden daha  dayanıklı bu sosyalleşme dürtüsüne karşı.

 

Neyse, tantanalı bir aşk bu. Yine kavga ettik. Dedim ki dayanamayıp, "İstanbul'dan gelip palavra sıkıp sıkıp gidiyorsun, alamancılar gibi." Sohbet yine bizim ölümsüz mevzu, "Nerden arsa alalım, o verandalı evi yaptırmak için?"  Bir iki Kozan filan, dedi. Adana'nın bir ilçesi, portakal bahçeleri var ama ben bile görmedim Kozan'ı, konuşacak bir allahın kulu bulabilir miyiz, onu da bilmem.  Çalışıp didinip arsayı alacak ve taş evimizi yapacağız bu dünyanın üstünde bir yerde :))) hedef hedeftir.

 

Ben gevezelik ediyorum ama birazdan ağlamaya başlayacağım sanırım. Bu hiç iyi olmaz. Bütün gün müşterilerle toplantı var. Kafamı toplamam lazım.

 

Hoşçakalın.


11:37 - 24/4/2006 - yorum {yok} - yorum yaz


<font color=red>aferin movidaplus!</font>

Kategori: Belirtilmemiş

    

     http://www.venue.vze.com/

 

 

Şirketlerin kurumsal, resmi sitelerinin yanında bir de blogları olsa, tüketicisiyle daha yakın ilişki kurar, değil mi arkadaşlar? Şimdi lütfen karşılaştırın: Teremyağ'ını, bir resmi sitesinde inceleyin, bir de bizim Hatice'nin sitesinde. Hedef kitle olarak biz kadınlar, Hatice'nin satır arasındaki önerisi ile denenmiş, onaylanmış, karar verilmiş Teremyağlı söyleminden  mi etkileniriz; yoksa kuru paket görüntülü, tatsız dilli resmi sitesinden mi? Hatice'nin önerisinden etkileniriz, değil mi? Eğer Hatice gibi yapamazsak, "yorum yaz"a tıklayıp sorarız: "Hatice sen öyle diyorsun ama bu una bu Teremyağ fazla değil mi, sence?" diye. Deneyimimizi anlatma, lezzetli olursa kendimizi tutamayıp, teşekkür etme gibi şanslarımız da var. Hiçbir şey içimizde kalmaz bu blog dünyasında.

 

Bunu, blogların daha efektif olarak kullanılacağı günlerin yakın olması ve bunun beni nedense çok sevindirmesi nedeniyle yazıyorum. Ayrıca mesleki bir heyecan yaşadığım şu haberi de sizinle paylaşmak istiyorum. Nereden bakarsanız bakın, bir iletişim sektörü olan reklam sektörünün yapısı, kendini blog ile ifade etmeye çok yatkın gelmiştir bana hep. Ama derdinizi kime anlatacaksınız da kim, hangi patron "tamamdır"diyecek fikrinize!?

 

Ama işte movidaplus babalar gibi ilk hareketi yapmış bulunuyor! Kendilerini kutluyor, başarılarının devamını diliyorum.

 

***

 

İlk değilmiş. Yorumda da okuyacağınız üzere alaaddinadworks  22 Ocak 2006'dan beri hayattaymış. Bu durumda, onları da kutluyor ama reklamın önemini bize bir kez daha kanıtlayan movidaplus'a aferin demeye devam ediyoruz. Değil mi?

15:14 - 21/4/2006 - yorum {6} - yorum yaz


Ben miyim şimdi nerde, ben çok ey

Kategori: Belirtilmemiş

 

Fatih Özgüven, cebinden çikolatalar, oyuncaklar çıkaran bir yazardır benim için. Bugünkü yazısının ilk paragrafında kitap tanıtımı yapmış. Okuyunca dedim ki: "peki."

 

Bir yazar keşfetmek

"Bu hafta bir film dolayısıyla yapabileceğiniz en iyi şey bir yazar keşfetmek; Robert Towne'nin hafif zarif 'Aşka Sor'u, kült yazar ('yeterince değerlendirilmemiş' diye okuyunuz) John Fante'nin 'Toza Sor'undan uyarlama ve Fante Türkçede yıllardır Parantez Yayınları tarafından sadakatle ve Avi Pardo'nun mükemmel çevirisiyle yayımlanıyor. Fante, daha 'cool' bir Chandler, kendini çok ciddiye almayan bir Auster'dir ve Bukowski de onun kitaplarına el basar, tabir caizse. Rüya senaryo; bütün John Fante'leri alıp tatile çıkmak. O mırıl mırıl yazarlardandır, bütün kitapları bitirince keşke daha fazlası olsaydı dersiniz. Parantez Yayınları deyince, Fante'lerin yanına Osman Cavcı'nın 'Yanlış Anlaşılmış Filmler'ini de katınız. Yeşilçam'ın en tuhaf filmleri (özellikle pornolar) hakkında takıntılı bir üslupla denemeler var bu kitapta da. Böyle şeyleri sevenler tadına varacaktır."
Dahası:

http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=184885

 

Bilgili ama şişman
Serdar Kuzuloğlu, teknolojinin yarattığı bir soruna daha işaret ediyor:

 

"Hem hiç hareket etmememiz, hem de tığ gibi vücut, fidan gibi boy, çelik gibi kaslar bekleniyor. Sizce bilgi toplumu bu diretmeye daha ne kadar dayanabilecek? Asansörlü ev ve işyerlerimiz, servis araçları ya da otomobilimizle gittiğimiz iş ve okullarımız, aynı mekân içinde yaptığımız yeme-içme ve alışveriş serüvenlerimiz, büyüyen porsiyonlarımız, sandalyelerin şeklini alan tepsi popolarımız bu 'Ari ırk' projesinin cenderesinde daha ne kadar kalacak?
Bilgi toplumu belki daha yüksek verimli, daha fazla seçenekli, daha çok eğlenen bir kitle olacak ama kesin olan bir şey var: ŞİŞMAN olacak."

Dahası:

http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=sa&haberno=2892

 

Aileye yeni kardeş

"MFÖ, 11 yıl sonra 'AGU' ile karşımızda. Şimdiden 'Sarı Laleler'le İstiklal Caddesi'nde hâkimiyetini kuran albüm melodi zengini, başarılı bir çalışma."

Dahası:

http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=184892

 

***

 

Günleden beri havalar böyle, sisli, gri.

İşteyim. Yeni gelen acil işler,  dalgınlığıma bir hançer gibi daldı.

Eve zamanında gitmek için hızlı, daha hızlı çalışmalıyım.

Hoşçakalın.

14:05 - 20/4/2006 - yorum {yok} - yorum yaz


<font color=green>nisan der demez capcanlı bir yeşillik ..

Kategori: Belirtilmemiş


 

                                          

                                                 T.S. Eliot

 

“APRIL is the cruellest month, breeding

 lilacs out of the dead land, mixing

 memory and desire, stirring

 dull roots with spring rain

 *

“ayların en zalimidir NİSAN,

leylaklar açtırır ölü topraktan,

  yoğurup bellekle isteği, diriltir
  ölgün kökleri bahar yağmurlarıyla

 

 

 Efenim, öhö öhö... bu anlamılı günde size her köşe yazarının her Nisan ayında, köşesine giriş metni olarak bellediği, buna rağmen değerinden bir şey kaybetmemekte  kararlıT.S. Eliot'un bu güzel şiirinden bir bukle okuyarak merhaba diyorum.

 

 

 

Oysa ben size hayatta yazdığım tek şiir olan "ARES'İN AKLANIŞI" şiirinin yazacaktım. Ama uzatma kablosu bozuktu ve havada da çok güzel rüzgar vardı, dalmış gitmişim...Ama her Koç Burcu arkadaşın, mitolojide yerden yere vurulan, orda burda hakkında olmadık dedikoduların yapıldığı Tanrı Ares'in gerçek müthiş karakterini gözler önüne serecek ve itibarını iade edecek bu şiiri okuyup.... ciddiyetimde dalga geçiyorum ama şiir gerçek. Güzel şiir yazmak peygamberimsi bir yetenek. Bu nedenle herkes şiir yazmamalı. Günah. Ben şiir filan yazmamalıyım. Ama burç geyiği ile aynı tonda değerlendirilebilecek bu şiiri yazacağım size.

 

 

 

Gelelim asıl mevzuya: Akşam geç saatte iş toplantısı oldu. Neşem yerindeydi. Patron, kem küm etti, hazırladığım dosyadan bir şeyler okudu. "işlerden sorumlu olarak sizi bilirim," dedi. Güya bir yetkilendirme toplantısı ama her şey amatörce, lafı bile edilemeyecek kadar acemice.

Kızlar ne düşündü bilemem. Acelem var, dedim. Çıktım. Hızla alışveriş yaptım. Akşam boyunca yemek yaptım. Aksilikler oldu. Adığım kek tabanı bozuk çıktı ama ben de kremayı filan hazırlamıştım. Kek yaptım. Fırın ısınmışken kurabiye de yaptım. Börekleri yapıp, geldiklerinde taze ve sıcak sunmak için  dolaba kaldırdım. Tabi ki köfte de yaptım. Taze fasulye, pilav yaptım. Akşam kızartma ve limonata yapacağım. Bundan önce geldiğinde, içli köfte, sarma filan yapmıştım ama Tercüman sevmiyor Adana yemeklerini. Ona varsa yoksa köfte yapacaksınız, piyaz, çoban salata filan...Neyse, bayağı uğraştım. Hatice bile görse "vay anasını!"derdi. O öyle demez tabi:)) "Süper!?" onu da demez. Hatice nasıl bir ünlemle şaşırır acaba? O, hiç bir ünlem kullanmayan insanlardan sanırım.

 

Neyse efendim, Zuzu okula gitmedi. Tercüman ve Atakuş,  sabah 9.00 gibi geldiler ve

hoh hoh hoooo herkes  bir anda konuşmaya ve gülüşmeye başladı. Bizim ev normalde çok sakindir. Biri öksürse, diğeri şöyle bir bakar, sonra işine döner. Çok güzel bir kahvaltı sofrası hazırlamıştım. Yedik içtik. Çok özlemişim. Evde oyalandıkça oyalandım. Tercüman  baktı, çıkamıyorum evden,  "Hadi, ben de seninle çıkayım bari," dedi. Onu Adana'nın en nefis parkının içinden geçirdim. O, "Çok güzel bir parkmış,"diyince çok sevindim. "baaak!baaak!" diye diye güzel ağaçları gösterdim. Sonra işyerinin kapısına geldik.

 

Geç kalmışım,  iki  toplantının müşterileri de gelmiş. Hemen,"Bugün doğumgünüm! Her hatayı bekleyin benden, nasıl olsa affetmek zorundasınız,"dedim. Güldüler. Hımm... Bu iyi. Şu an Tercüman evde, ben aptal aptal işyerinde çalışıyorum.

 

Böyle işte. Biraz dalgınım, ama mutluyum.

Hoşçakalın

 

 

 

 

 

 

 

 

 


                                   

 

 

 


 

12:50 - 19/4/2006 - yorum {4} - yorum yaz


<font color=orange>Yarın19 Nisan 2006, cincinhanım iyi gün

Kategori: Belirtilmemiş

 

Ne oldu bilin bakalım!? Heh heee.

Tercüman ve oğlu Atakuş yarın Adana'ya geliyor!!!!!

Doğumgünümü kutlama şımarıklığı için değil de özlem giderelim, diye. Bu aralar öyle gergindim ki işyerinde filan. Bu, çok ama çok iyi olacak. Atakuş, yaklaşık 10 yaşında ve fırsat verilse köpekbalığını bile sevecek bir çocuk. Zuzu ile yıllardan beri arkadaşlar. Zuzu akşam sevinçten deliye döndü. Çarşamba sabah gelecekler ya, "gitmeyeyim okula, n'olur," diyor. Bugün de çok iyi çalışırsa perşembe günkü fen bilgisi sınavına, belki göndermem. Ben çalışıyor olacağım maalesef. Planım şu: Bugün etüdle konuştum, Zuzu ile Atakuş etüde gidecekler öğleden sonra. Etüd çok sevimli dizayn edilmiş ve bahçesi filan da var. Tercüman'da benim işyerine gelecek. Ne aptalca ayrıntılar anlatıyorum sevinçten. Kusuruma bakmayın. Hımm işte böyle.

 

***

 

Bir de ajans dedikodusu vereyim. Koordinatör iş yoğunluğuna karşılık düşük ücret ödendiği için sonunda pes etti. İşten ayrıldı. Ben, yeni yapılanma için dün bir ajans şeması ve görev tanımlarını içeren bir dosya hazırladım. Kızlarla aramız biraz serin. Toplantı gergin olabilir. Olmayabilir de. 1 haftadır pek suratsızdım ama bugün sevinçten gülücükler dağıtıyorum, çok güzel giyindim ve patron gelecek planları yapıp duruyor. Bakalım toplantıda ne olacak? Her şey olabilir. Ben sakin olacağım ve karakterimin aksine, tepkiye tepkiyle karşılık vermemek gibi bir öğütle hareket edeceğim. Akşam yoğun olmazsam yazarım ne olduğunu. Ama sanırım, konuklar için yemek, pasta filan yaparım. Tercüman eğer fotoğraf makinemin bilgisayar bağlantısını yaparsa size bol bol Adana fotoğrafı da çekerim artık. Aslında Adana o kadar da kötü bir şehir değil.

 

Hoşçakalın. 

 

 

13:24 - 18/4/2006 - yorum {yok} - yorum yaz


<font color=red>OKUL-AİLE İŞBİRLİĞİNE HAYIR!</font>

Kategori: Belirtilmemiş

                                 

                                                  www.camillaengman.com

 

Mesele şu: Biz öğretmenlerimizi çok severdik. Büyüsek, eşek gibi adamlar olsak bile, bir karşılaşmamız yeter onca sevgiyi uyandırmaya. Hemen herkes için de böyledir. Eskiden öğretmenlik mesleği gerçekten kutsaldı. Peki neden? Çünkü öğretmen işini yapardı, sınıfında bulunan çocuğa kendi çocuğu gibi eğitim verirdi. Sınıfın içinde olan orda kalırdı. Kıl tüy meseleler yüzünden ailemiz okula çağrılmazdı bizi şikayet etmek için.Eve, haysiyetimizle dönerdik, okula giden büyük adamlar olarak.

 

Ya şimdi nasıl? Öğretmen çağırıyor, diyor ki mesela, "kalemi yere düşürüyor, matematiği sevmiyor, arkadaşının saçını çekip sınıfın dikkatini dağıtıyor... "Allahaşkına böyle ilişki kurulabilir mi? Öğretmen, senin görevin tam da sınıfta o eğitimi vermek işte. Ben evimde veriyorum eğitimimi. Sen de sınıfta vereceksin. Ben sana şikayet ediyor muyum çocuğu? Bu ne müzevir bir meslek oldu. Çocuğun özel hayatı diye bir dünyası kalmadı. Çocuklar artık öğretmenlerini sevmiyor, çünkü öğretmenlik mesleğinin temel yapı taşıyla oynanmış durumda.

 

Okul-Aile işbirliğinin sürekli çocuklar aleyhine işlemesi, çocukları ailelerine karşı utandırması, öğretmenlerin sorumluluk alanlarını daraltmalarına çanak tutması nedeniyle protesto ediyorum. Tüm çocuklardan, katlanmaları gereken, idare etmeleri gereken bunca sevgisiz iletişim biçimi için çok ama çok özür diliyorum. Siz bilgisayar çağının çocukları, ders kitaplarından çok hikaye okumayı seven, kumdan kaleler yapan çocuklar, sizden geri bir dil ve kültür ve anlayışa sahip olduğu için sizi eğitemeyen öğretmenlerinizi, bizi bağışlayın. Küçük olduğu için güçsüz de olan sevgili arkadaşlarım, kuracağınız o muhteşem gelecekde umarım bizim yüzümüzden çok şiddet ve nefret olmaz.

 

***

 

Yarın ajans toplantısı var. Bir yetki tartışması olacak muhtemelen. Para mara yok yine tabi.Üstelik ajanstaki kızlar seviyesiz tepki gösterme ihtimali ile çok tehdidkarlar. Onlara demek istiyorum ki, "bakın arkadaşlar hiç ama hiç bir konuda rakibiniz değilim. Birlikte güzelce çalışalım. Ben, Adana'ya çocuğu ile sessiz, huzurlu, küçük bir hayatı yaşamaya gelmiş yorgun bir adamım. Hiç birinizle en ufak bir derdim olamaz." Ama çok meselesi olmayan küçük kızlar bunlar. Ve önlerinde yeni, taze bir meseleyim. Sessiz ve tepkisiz kalacağım. Hayatım hakkında en ufak fikirleri yok. Sessizliğimi kibir olarak yorumluyor olabilirler. Oysa öyle değil, hiç öyle değil.

 

Şimdi artık yatmalıyım. Biraz gerginim ama yine de uyumaya çalışacağım.

Hoşçakalın.

 

22:36 - 17/4/2006 - yorum {yok} - yorum yaz


<font color=red>Beni bir sardunya büyüttü</font>

Kategori: Belirtilmemiş

                            

                             "Bak! gelme diyorum sana gelme... evimizin sardunyası

                             iş edinmiş kendine, olur olmaz zamanlarda gelip, sevmeye

                             kalkıyor beni. Sardunyalar çok sıradan görünse de, eğer

                             cinsini bulursanız, işten gelince sizi kucaklayanı bile çıkıyor

                             böyle. Hatta diyenlerin yalancısıyım, sahibine ud çalıp 

                             şarkı söyleyen sardunyalar bile varmış.

                            

                             Ben size güzel bir yazı yazacaktım, geldi bak rahatsız

                             ediyor yine. Saçımı okşama diyorum, 

                             "yurttan sesler korosunun tarihçesini" mi yazayım,

                             seninle mi uğraşayım, yahu!? Ben mi onun çocuğuyum,

                             o mu benim çiçeğim belli değil, canım!

                             Ne biçim sardunyasın sen!?" 

                       

 

21:53 - 16/4/2006 - yorum {2} - yorum yaz


<font color=purple>Jarmuch, Bill Murray, John Lurie... had

Kategori: Belirtilmemiş

                                                  

                                                  " Broken Flowers filminden

                                                     bir ayrılık anı."

Dün, hava sıcak ama gri, üstelik biraz da tozlu bir rüzgarla” beni dert etmeyin, işinize gücünüze bakın” diyordu. Ben de öyle yaptım. Evi temizledim, perdeleri kapattım. Sıcak bir havada, loş ve serin ev içi gibisi yoktur. Hal böyle olunca, insan kendiyle baş başa kalmaktan bu kadar zevk aldığı noktada, ya iyi bir kitaba başlamak ya da iyi bir film izlemek ister.

 

Broken flowers’dan yana kullandım tercihimi. Öyle keyifli, öyle güzel, öyle sakin bir film ki… Bir kere yönetmeni Jim Jarmuch! Jarmuch, gençlik dönemi idollerimden biriydi.

 

“stranger than paradise” ile birlikte hüzün ve yalnızlık filmdeki görüntülerle kol gezer… o tuhaf arkadaşlık duygusu… yalnızlığa iyi gelsin, diye. Sonra  “down by law” var. Siyah- beyaz. Geçmiş gün, pek net hatırlamıyorum ama üç kafadar mahkum hapishaneden kaçıyorlardı. Ormanda bir tavşan yakalayıp, çubuğa geçirip pişirme sahnesi yer etmiş belleğime. Çok güzeldi. İnsan Jarmuch’u anınca ister istemez John Lurie’yi hatırlıyor. O da iyi, sakin bir oyuncu. Bilenler bilir; o aslında müthiş bir müzisyen, saksafon çalıyor. Eh, konu buraya kadar geldi madem: Auster’ın senaryosunu yazıp, Wang’in yönettiği müthiş “smoke” filminde, tütüncünün kapısında saksafon çalan zat-ı muhterem John Lurie idi.

 

Ayrıca Tom Waits’in, Iggy Pop’un  de olduğu absürd “kahve ve sigara” kısa filmleri de başka bir kategori de düşünülmeli. Hah, bu arada Bill Murray, Jarmuch'un "Delirium"adlı kahve ve sigara filminde de oynadı.

 

Peki, Broken fFowers filminin oyuncusu kim? BILL MURRAY. Tercüman izlemişti bu filmi aylar önce ve şöyle yazmıştı: “İyi bir filmdi, sakin. Bill Murray, aslında ne kadar iyi bir oyuncu.” Böyle demesinin nedeni, Bill Murray’nin biraz sığ filmlerde, sığ rollerde oynayıp, hafızamıza öyle yer etmesiydi. Yani Bill Murray’a bayılır mıydınız? Hayır. Ama ben, şu “Lost in Translation” filminden sonra Bill Murray’ı derinden ve gizlice sevmeye başladım. Öyle ateşli filan değil de, karşılaşsak koyu bir sohbetin yolunu arayıp, hakkında her şeyi öğrenmek isteyeceğin türden, yakınlığı dünya düzenini bozmayacak cinsten bir aşk. Broken flowers kesinlikle başka bir oyuncu ile bu kadar iyi olamazmış. Hatta düşündüm, Harvey Keitel, olur muydu? Olmazdı. Onun yüzü zihnimizde bambaşka filmlerde taçlanmış durumda. Bu filmin sakinliğini, duruluğunu bozardı.

 

Jim Jarmusch, izleyicinin zekasına saygı duyan bir yönetmen. Diyalogları inanılmaz iyi. Ve her iyi sanat adamında olan dünyayı sakince izleyip, şefkatle ifade etme yeteneği onda da var.

 

Gelelim filmin konusuna:  Film, orta yaşlı ve bekar kalmakta ısrarlı bir adamın, gelen pembe renkli gizemli bir mektupla eski  sevgililerine yaptığı yolculuk üstüne. Hemen fikir yürütmeyin bu özetle, filmin diyaloglarına bakın, sessiz sakin dururken karakterimiz, bir anda gözüne güneş gözlüğü taktığında aklından ne geçtiğini izleyiciye hissettirecek kadar iyi senaryo var burada. Eski sevgilinin kapısını açan o küçük kızı kapı aralığından gördüğümüz anda nedense aklımıza lolita filmi geliyor. Sonra kız ismini söylüyor kahramanımıza, “adım Lola, Lolita yani.” Diyor. Sharon Stone, Jessica Lang, Six Feet Under dizisindeki anne var filmde… oyunculuklar muhteşem

 

Filmin ilk yarısında öyle keyif almıştım ki kalktım bir pizza hamuru yoğurdum. (Bana rahat batar, mutluluk çimdikler) Farkedeceğiniz üzere pizzaya bayılıyoruz. Bu sefer Aslı A.'nın pizzasını denedik. Kuzu ıspanak yapraklarını güzelce yıkayıp sirkeli suya bıraktım. Tatlı küçük domatesleri rendeledim, sarımsakları ezdim, fesleğenle, pul biber ve sızma zeytinyağı ile bir sos hazırladım. Sonra filmin 2. bölümünü izledim. Hamur kabarmış. Tekrar yoğurup tepsiye yaydım. Biraz da öyle kabardı. Çatalla delip, domates sosunu sıvadım üstüne. Sonra elimle küçük parçalara bölüp az tuzla ovduğum ıspanakları koydum. Bu pizza  Zuzu içindi hesapta. Kendim için nefis, yağlı tulum peynirli pizza yaptım. Üstüne cherry domates dilimleri ve yeşil biberle inanılmazdı. Sözde peynirle arası iyi olmayan Zuzu peynirlileri yedi ben de hiç de fena olmayan, üstelik vitaminli ıspanaklıları.

 

Akşam, salondaki kanepeyi açtık, yatak yaptık ve erteleyip durduğumuz “Babam ve oğlum”u izledik. Zuzu’ya 12 Eylül, darbe, işkence, düşünce suçu hakkında açıklama yapmak gerekiyordu. Dedim ki Zuzu’ya o dönemde o kadar çok yaşandı ki benzer hikayeler. Zuzu suratıma bakıp, ülkesinin anlaşılmaz nedenlerle çok kötü bir dönemden geçtiğini anladı. Nedenleri için konuşmak istemedim. Ülke sevgisi çocukken başlar bir insanda. Temsilcilerimize güven duyarsak o ülkede huzurla yaşayabiliriz. Çocuk zihni bulanmasın istedim. “Ülkemiz bir kriz yaşadı ve elbirliği ile hala onu atlatmaya çalışıyoruz, canım,” dedim. Kendi dediğime kendi gözlerim doldu.

 

Hadi hoşçakalın bakalım.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 





 

12:40 - 16/4/2006 - yorum {3} - yorum yaz


<font color=darkblue>Tercüman böyle olsun istiyor, o bende

Kategori: Belirtilmemiş

                            

                                 "Tercüman gönderdi resmi, Seyhan ırmağının

                                 yanında böyle bir evimiz olsun diye hayal ediyor.

                                 Sadece suya dönük ve içerde sevecen, sıcak

                                 bir ışık... O, Seyhan'ın kocaman, yemyeşil, göl gibi

                                 kıpırtısız olduğunu bilmiyor. Seyhan çok güzel bir ırmak ve 

                                 hava  aydınlanırken sis de varsa etkisi gerçekten çok

                                 dramatik oluyor."

 

Gelemez biliyorum, gelse...Konuşmaktan çok zevk aldığım bir arkadaşım aynı zamanda Tercüman. Erkek arkadaşım olmadan önce 5 yıllık düz arkadaşımdı. Birbirimize bir şeyi uzun uzun anlatabiliyor ve dinleyebiliyoruz bu yüzden. Mesafeli, randevulu bir arkadaş görüşmesi gibi olabiliyor. İlişki aslında ödevlerle yüklü. İnsan o konuşma bağını kaybetmemek için kendine ödev vermeli belki de. Şu gördüğüm güzel çiçeği, internette araştırıp ve latince isminden tutup, yaşam koşullarına kadar her şeyi öğrenirsem, yarın sabah yanından geçerken diyebilirim ki, "bak bu çiçek ne güzel, latince adı şuymuş, latince ismine daha çok benziyor. Bizim köyde de vardı bunlardan, dön baba dön; annen sana terlik papuç alacak diye şarkısı da var...

 

Dün gece ona gönderdiğim büyük, hard -cover, Fotoğrafçı Haluk Uygur'un fotoğraflarıyla bezeli Adana kitabını okuyup bitirmiş. Bana anlatıyor: Torosların  çok nadide ve yabancıların tohumlarını toplayıp götürmelerinin yasak olduğu eşsiz bitki örtüsüne sahip olduğunu, Niagara'dan sonra dünyanın en yüksekten düşen şelalesinin Adana'da olduğunu, trekking alanı olarak kullanılan, kamp kurulan, bisiklet turu düzenlenen, piknik yapılan, gezilip görülmeye elverişli bir sürü güzel yerinin olduğunu... "Çok tarihi yeri var ama ihmal ediliyor, sanırım," diye ekledi. Tercüman böyle, tüm hayatı kitaplardan okuyup bitirebilir. Eğer bir yere gidecekseniz, size o yer hakkında tüm bilgileri toplar, tüm haritaları çıkarır (yine de kaybolur. Yön duygusu bu kadar zayıf diğer adam da benimdir herhalde.) Adana'yı başka ve güzel bir fotoğrafla görmemi istiyor sanırım, belki de yazın gelir ve çadırımızı alıp kamp kurarız. Yaylalara çıkarız. Ben küçükken yaylaya giderdik. Size bir dolu hikaye anlatacağım o zamanlardan. Öyle güzeldi ki ve ben çocuk başımla o ormanlarda kuytu köşeleri tek başıma keşfettim, geçtiğim çaylarda az mı ayakkabılarımı düşürdüm de çimlenlerde çıplak ayak dolaşmak zorunda kaldım. Öyle ha deyince de ulaşılmaz hiç bir yere. Beklersiniz günlerce, o eski yeşil kumaş tenteli jipler bulunacak da kasbaya gidilip ayakkabı alınıp gelinecek, çok zor. Neyse, bu yayla mevzu uzar gider. Size şöyle nefis bir oksijen duygusu veren fotoğraf ve bir de rüzgar eşliğinde anlatmalıyım.

 

Çocukların hayali arkadaşı olur ya, ben 4-5 yaşlarındayken benim de rüzgarım vardı... sabaha karşı nohut tarlasının üstünden gelirdi. Ve karşılaşmamız için benim yataktan kalkıp, çıplak ayak, yanında kurumuş ağaç gövdesinin olduğu o yokuşa tırmanmam gerekirdi. Hep kaçırdığımı sanırdım ama asla kaçırmadım rüzgarımı, taze nohut kokusu ile yüklü beni nefessiz bırakan bir güçle gelir, sarılırdı rüzgarım. O yüzden taze  nohut kokusu beni sevinçten çılgına döndürebilir. Bu olay gerçekleşirken, yalnız olduğumu varsayardım ama hayır annem ata binmiş tarlalara bakıyor ya da kuzineyi yakıp çörek yapmak için odun topluyor olurdu. Tüm çocukluğum ve gençliğim boyunca annemin bana yönelen bakışlarını hiç görmedim. Hep çok dalgındı. Hep en doğru yerde en doğru şeyi yaptığımıza ilişkin bir güveni vardı. Hiç endişelenmezdi.Şimdi ben, üstelik 12 yaşına basmış oğlumu Toros ormanlarının derinliklerine yollayabilir miyim? Hiç sanmıyorum. Doğru mu yapıyorum? Hiç bilmiyorum.

 

Nereden nereye geldi, sohbet. Bugün iş çok yoğunda. Antepli müşteriler geldi. Toplantı 4 saat sürdü. Çok iş var. Yarın Kayserili müşteri ile toplantı var. Çok ama çok iş var.

 

Şimdi şu kanepeye kıvrılacağım. Discovery'de, yağlı ekmek yere düştüğünde yağlı tarafının düşme olasılığı nedir? diye geyik bir bilimsel program var. Onu izlerken uyuyacağım.

 

Bana baş baş.

 

19:49 - 13/4/2006 - yorum {yok} - yorum yaz


Son Sayfa Sonraki Sayfa
Tanım
kitaplar, şehirler, insan karakterleri, karakter insanları, kediler, çiçekler, cin olup içine girmekler, içinden çıkamamaklar vs... cincin_hanim@yahoo.com.tr
Ana Sayfa
<%cincin_hanim@yahoo.com.tr%> Free Hit Counters
Online Schools Arşiv

Son Yazılarım

Elim sende
ne kadar durabilirim?
<font color=red>HOŞÇAKALIN!</font>
<font color=purple>"Yapmamayı tercih ederim."</font>
<font color=yellow>BAYRAMINIZ KUTLU OLSUN!</font>
<font color=purple>Şeytan uyur cincinhanım uyumaz!:)</f
Unutma bahçesi
<font color=green>canım erik</font>
<font color=brown>si jeni?</font>
Başlıksız


lunar phases