| cincin hanım'ın maceraları |
<font color=black>Faulkner, Adana, vs</font>
Adana'yı anlamak istediğimiz zaman, şu portakal çiçeği kokusunun önüne Faulkner'ın Güneyli romanlarını koymak gerek. Zorlu yaşam koşulları içinde alaycılığı, hınzırlığı, kurnazlığı, iyiniyet gibi duran şeyin altından açıkça görünen cehaleti, hoyratlığı, gülünç hali, acıklı hali... ile Faulkner çokça Adana'yı yazmıştır. Adana, aynen Döşeğimde Ölürken romanındaki Bundren babaya benzer. Sinirinizi bozmuştu sizin de, değil mi? Benden evladı olmamı her isteyişinde sırt çevirmiştim. "Senin çirkin yüzünü görüyorum, bencilliğini görüyorum,"diye.
2. kez buradayım. O beni görmemiş gibi yapıyor, geldiğimi farketmemiş gibi. İlk adımı bana attırmak, beni utandırmak istiyor. Ben şehirden gelen ve köyünü küçümseyen köylü kız, (biraz, Carson Mc Cullers'ın, Düğünün Bir Üyesi'ndeki kızın büyümüş hali diyelim.) hırsından ağlayarak, Adana'nın o oturmuş lehçesine, kırışık suratına, kara ellerine kaş altından bakıyor. Adana da bilmez değil, "Gel hadi, gel" dese, açsa kollarını, kız çoktan hazır burda gömülmeye.
16:19 - 12/4/2006 - yorum {2} - yorum yazGel, sen de gel."Hah, şu köprüyü de geçelim, teşrifatçılar serin, loş salona davet ederler bizi:) Salatalar, köfteler, çocuklara şerbetler, limonatalar, beylere buz gibi bardaklarda rakılar, hanımlara tatlı şaraplar. Yorulan, hamaklara uzanır, isteyen yürüyüşe çıkar... yaşlıları, çocukları izleyebildikleri ve haylazlıklarına güldükleri şu asma altındaki çardağa yerleştirelim.... Şöyle tavşan kanı çayları da gelsin kesme cam bardaklarda.... hah, güzel! sen istersen al kitabı eline, okur gibi yap ama biliyorum, içinden "Tanrım ne kadar mutluyum" diyorsun."
İşyerinde sorun var. Geldim, kapıyı kapattım. Uğraşmak istemiyorum. Aslı'nın sitesine girdim. Aslı'nın iş arkadaşının kızı, dincilikleri ile ünlü bir vakıf tarafından açılan bir yarışmada ödül almış ve annesi de işten çıkıp apar topar törene gitmiş. Radikal'in ilk sayfasında da haber olan bu bilgiyi okuduğumda şunu düşündüm: Blogger'lar geleceğin, gazetecileri, terapistleri, danışmanları, eğlence evleri, bilim irfan yuvaları, en iyi tariflerin sunulduğu aşevleri olacak!!! Resmi ideolojinin sus pus kaldığı yerlerde blogger'lar en ateşli tartışmaları yapacak. Büyük çıkar odakları yalanlarla dolanlarla gerçeği perdelemeye çalıştıklarında, demokratik bloggerlar cephesinde:))) gerçek, sadece gerçek konuşulacak!!!:))) Fransız ev hanımı, İranlı doktor, Rus gazeteci, Portekizli fahişe, Faslı öğrenci, Koreli işçi, Danimarkalı çevreci, aralarında dertleşecek, çözüm arayacak, hayatlarının en küçük ve en büyük sorunu için burada buluşacak.
O halde gelecek teknolojide! Gelecek, teknolojiyi kullanan halkın klavyesinde!:)
Beni tanıyanlar gülüyordur. Bu konulara duyarsız olduğum için değil, aksine... ama toplumsal hacimde olaylar için insanın kendini izlemeyen bir tip olması lazım. Ben öyle değilim. Dans bile edemem.
Ama küçük bir odadan fiziksel koşulları aşarak bir sürü insana ulaşabilmeye çok şaşırıyorum hala. Büyü gibi. Teknolojiye hayranım. Nasıl çalıştığını hiç anlamıyorum, dilleri filan çok tuhaf... Bu nedenle de mucizevi.
Bir tekno-örgüt nasıl yakalanır? Herneyse. Bakın sabahki halimla ilgim kalmadı. Keyfim yerine geldi. O korkunç işyeri ahalisine katlanma gücü verdiğiniz için teşekkür ederim.
10:02 - 12/4/2006 - yorum {2} - yorum yazPortakal çiçeği kokulu bir yürüyüşten şimdi döndük.
İşte kötü geçiyor günler. İki kat daha çok yoruluyorum. Yüzüm sararmış, bezmiş dönüyorum eve. Hızla yemeği hazırlıyorum. Bu sabah Zuzu'ya pencereden bakmamışım ilk kez. Zuzu, etüdden gelir gelmez aradı, ağlamaklı nedenini sordu. İşteydim, teselli ettim, bu kadar üzüleceğini tahmin etmezdim. Canım sıkıldı. Bu akşam yemeğimizi yer yemez dışarı çıktık. Hiç çıkmıyorduk, karanlıkta dışarda olmayı sevmiyorum. Baraj Yolu (yolun adı bu, kendi baraj kenarında değil)boyunca yürüyüp, Çukurova Kitapevi'ne uğradık. Zuzu, "İlk Beş- M. Haluk Germen" ve "Metal Fırtına-Orhun Uçar ile Burak Turna" kitaplarını aldı. Döndük. Yatağa yatıp kitap okuyacağız. Bu anlar da olmazsa yaşam hiç çekilmez.
Portakal ağaçları çok güzel kokuyordu. Sanki bizden bir az önce, kokular sürünmüş gizemli, güzel bir kadın geçmiş gibi, kokuyu yakalamak için insan kah hızlanıyor, kah oyalanıyor, her yer portakal, limon ağacı nasılsa.
Daha güçlü olmak gerek. Kendimizi motive edebilmeliyiz. Biraz deneyim süsü verebilirsek yaşama, hikayeyi yazıyor gibi, hımm? Çok ama çok zor yaşayabilme becerisi. Yatayım, kitabımı alayım. (Hemingway- Farewell to arms) Kitabı o kadar dolaştırdım ki elimde. Tercüman neden ısrarla bitirmediğimi soruyor.
Hoşçakalın.
20:52 - 11/4/2006 - yorum {1} - yorum yaz
Dün gece de çalışan Tercüman uyuyakalmaktan korkuyor. Biraz uyusun, kalkıp çalışacak yine. Onu uyandıracağım. Sessizce burda, Adana'daki sarı ışıklı odada beklerken, bir taraftan da Tercüman'ın sırtından Moda denizine bakıyorum. O uyurken biz sessizce dertleşelim. Bana oraları gerçek anlamıyla Tercüman tanıttı. Doğaya bakmayı ondan öğrendim, yağmurun, fırtınanın, sisin sevileceğini; sadece bahar aylarının ılık meltemini sevmenin insan keyfini ne kadar kısırlaştıracağını...orman ne zaman güzel kokar, ilkadım kahvesinde ne zaman bulutlar güzel görünür, lodos da neden boza içilmez... ben hep, gideyim köyde yaşayayım diye düşünürdüm ama Tercüman'la tanışınca ve insan yaşamında daha az insanla sadeliğe ulaşmasının daha doğru bir tercih olabileceğini anlayınca köyde yaşamak daha da iyi bir fikir gibi gelmişti. Bunu kurar olduk hayallerimizde hep. Sonra yorulduk. Öyle yoruldum ki, içimde hiç bir şey kalmadı. Ölecek gibi hissediyordum hedefsizlikten, boşluktan... sahnede repliğim kalmamıştı. Öylece duruyordum orda. Adana'ya kaçtım son enerjimle, mutlu olmaya değil, yaşamaya devam etmek için kendime sahne yaratmaya... Herkesle de bağımı koparırım dedim o küskünlükle, kimse beni sevmesin. Eğer bu duruma düşmüşsem kimse de beni sevmiyor zaten diye fikir yürüttüm. Çok ama çok yalnız hissettim kendimi İstanbul'da. Zuzu ile kimsesiz kalmıştık.
Adana'ya, doğduğum şehre dönüşüm annem tarafından iyi karşılanabilirdi ve böyle yüce bir faydası olabilirdi belki ama kızkardeşim korkunç şekilde kendini öldürdü. Bunu ilk kez burada telaffuz edebiliyorum işte. Acı teğet geçsin diye, gün içinde oyalandım durdum, geceleri duvarları yumrukladım. Kahrolası bir şeydi. Aylarca zihnim bomboş kaldı. Zavallı annem bu acıyla perişan oldu. Zaten hafızası kötüydü, Adana'ya geldiğimi farketmedi bile, beni görünce kardeşimi hatırlayıp ağlamaya başlıyor. Ben de gitmiyorum artık ona. Çünkü ben acı çekerken çok sert ve kaba olabilen biriyim, yoksa ölebilirim o anda.O sıralar, Tercüman her gün 20 mesaj filan gönderdi kendimi iyi hissedeyim, diye. O zaman diyordum ki ona, "kendi yoluna git boşver, bak yolumuz ayrıldı işte." Kendimi iyi hissettim ama varlığıyla. Şimdi Zuzu var ve hala Tercüman var sadece, kimsem olarak. O sıralar bana güç vermek içinmiş, demek ki, eğer istersen Adana'ya gelir, oraya yerleşirim, demişti. Bu korkunç acıya ve yalnızlığa ve bu korkunç şehre katlanabileyim, diye. Gerçekten gelemeyeceğini hesap etmemiştim. Şimdi yine konuşuyoruz msn'de verandalı bir evimiz olsa, diye. Ben dikilmesi gereken kışlık- yazlık sebzeleri listeliyorum.
Böyle normale dönmek iyi bir şey. İnsan daha sağlıklı düşünebiliyor. Yücel'i düşünmem o yüzden, ölüm filan kol geziyor ya bu aralar çevrede, istiyorum ki Yücel'de bağışlasın beni. Çünkü onun, çoğu açıdan Tercüman'dan bile daha olağanüstü bir karakteri var ve bir aileden iki tane güçlü karakterin çıkması çok büyük savurganlık. O, patırtısı bol, majiskül yazının nedeni bu.
Şimdi tercüman'ı uyandırmalıyım. Onun tüm telefonlarında sorun var. Bakalım uyandırabilecek miyim?
İyi geceler.
22:00 - 10/4/2006 - yorum {2} - yorum yazGerçekten kötü bir gün. Gerçekten üzgünüm. Keşke sadece kabus ol
Bazen, önüne bir engel çıksın diye dua edersin, pot kırmışken ya da olmayacak şeyler başına gelmiş, sen çaresizce seyrederken misket misali yuvarlanan o tuhaf olayları...öyle korkunç bir gün ki... üstelik daha ortasındayım. İnsan bu durumlarda, o ıssız yerdeki verandalı evde yaşama hayalini daha çok kuruyor. Verandalı ev cennetine gitmeyi isteyen ne çok insan var. İbadet de şu allahın cezası hayata daha çok katlanma becerisi gösterebilmekten geçiyor. Ama Tanrı'nın işi bu ya, hayatın kurallarının ne boktan, çiğ, ikiyüzlü olduğunun farkına varacak hassasiyete sahip olmalısın her zerrenle. Hemen öyle fevri davranmamalısın. Herkesi, her şeyi idare edebilmelisin. Benim sorunum bu: Hiç bir şeyi idare edememek. Hayata uyum sağlama ve onu ilerletme becerisi kocaman bir "0". Sevdiğim insan sayısı o kadar az ki. Onları üzmemeyi becersem bile bir nevi cennette sayacağım kendimi.
Ne zaman Adana'yı anlatmak istesem burayı neden sevmediğimi sıraladığımı farkettim. Anlatamama nedenim, iyi şeyler söyleme ihtimalini beklememden. Öyle bir ihtimal de yok, ufukta. Anlatmayacağım o yüzden.
Hani sorarlar ya, bir adaya düşsen, isteyeceğin 3 şey ne olur, diye. Ceza mı bu?!İstiyorum düşmeyi, hemen, şimdi. 12:55 - 10/4/2006 - yorum {2} - yorum yazŞşşt... sırtı bana dönük olan, sana diyorum!
Başka görüntüler de var düşünmekten hoşlandığım. Yaz günüydü. Güneş öyle ılıktı ki ya da ben yeni duş almıştım da ondan öyle geliyordu. Ev sessizdi. Dışardan mırıltılı konuşmalar, çekiç sesleri duyuluyordu. Tina taa kaloriferin üsünden bana bakıyordu huysuz huysuz, çünkü limonata yapmaya karar vermiştim. Tina'nın gözleri kadar yeşil naneleri, sapsarı limon kabuklarıyla dövdükçe havanda, suratını ekşitiyordu ama yine de gitmiyordu mutfaktan, sinir bozucu ergenlik çağındaki kızlar gibi.
Üstünde üzüm kabartması olan yeşil cam sürahiye boşaltıp, buzdolabına kaldırmıştım limonatayı neşeli ve sürpriz bir ikram olacağını düşünerek. Ben pek içmem limon. Un kurabiyesi ile birlikte bir "hoşluk"olsun diye, belki...
İnsan böyle bir mutluluk anı yaşamışsa, hatırlamalı ve "evet, mutlu oldum ben de" diyebilmeli. Belki mutluluğu taşıyamamak gibi bir hastalık vardır ve ben öyle nankör bir hastalığa yakalanmışımdır. Belki ölürken hatırlayacağım görüntü, o, dar, uzun mutfağın sonundan vuran güneşte, bir kedi seyircinin önünde limon yaparken ki halim olacak ve evet, mutlu oldum ben de, diyeceğim.
***
Dün gece rüyamda şarkı söyledim: "Bana sensiz cihanda can ne lazım... la sol fa sol mi re mi dooo" ... (notalardan hiç anlamam ama şimdi huzur içinde yatması en büyük dileğim olan kızkardeşim çalışırken, ezberlemiştim. O müzik bölümündeydi, ben resim. Gemicileri yaptığım yağlı boya tablo annemin evinde, kardeşimin şarkı söylerken çekilmiş fotoğrafının yanında.)
Rüyamda bütün çocuklar vardı. Legoları ve askerleri dağıtmışlar. Anneleri babaları gelince toplamaya çalışıyorum oyuncakları utanarak ama toplamam ne mümkün. Telaşım çok gülünç görününce ben de iskemleye oturup şarkı söylemeye başlıyorum. Belki konukların dikkatlerini dağınıklıktan çekmek için. Şarkı söylenmesi çok hoşlarına gidiyor (korkunç sesim değil, elbette) ve konuklardan erkek olanı koltuğa oturup ayaklarını kucağıma uzatıyor. Bu samimiyet, beni rahatlatmak için ve hoş karşılanmalı. Tombul ayaklarını tutuyorum ve teninin dokusunu, sıcaklığını, topuklardaki sert dokuyu çok net hissediyorum. Bu kadar. Tamam tamam! bir daha rüya müya yok size.
Bu yazının fotoğrafı aşağıdaki metinde:))) 17:37 - 6/4/2006 - yorum {yok} - yorum yazKitap falı/Kafka/Sevgili Milena/Sayfa
Sevgili Milena, Seni sevip sevmediğimi soruyorsun durmadan, çok güç bunun karşılığını vermek Milena, mektupla hiç verilemez hele. Bu yakınlarda yüzyüze gelirsek söylerim (soluğum kesilmezse).Yalnız, n'olursun çağırma beni Viyana'ya, yazma bu konuda; gelmeyeceğim, ama bu konuda ettiğin her söz , etime batan kızgın bir şiş sanki, yakıyor, geçmiyor acısı, gün geçtikçe daha çok yakıyor. Bu olamaz istediğin.(...)
***
17:56 - 5/4/2006 - yorum {yok} - yorum yazSevgili Aslı,
16:08 - 4/4/2006 - yorum {6} - yorum yaz<font color=red>düşünme, düşünme... üzülürsün!<font>The fool!
Uyuyamadım.Tarot kartlarını çıkardım siyah kutudan, sol elimle, öyle yapmak gerek.. Kuzeye döndüm, böylesi doğru. Açıkça sordum ki, öyle sormalıyım:(...) Tahrip gücü yüksek aşkların -hep paçalarına dolanan-, bedellerini bir köşede sessiz sedasız ödemek, the fool'ların şanındandır. Öyle yapıyorum. 1000 km yetmiyor. Daha nereye gidebilirim ki?! Yalnızlığım öyle büyük ve kalbim öyle hızlı çarpıyor ki...
Aylardan sonra ilk kez, canımın çok ama çok sıkılmasını bekleyen biramı açtım. Küçük bir bira ama yaptığı yine de şu: üzüntü ya da sıkıntıyla arama biraz daha mesafe koyuyor, oradan bakmamı sağlıyor. Ve sanki hayatın kabalığının üstüne soyutlama yapacağın, şiir filan okuyup adam gibi müzik dinlemek isteyeceğin "kendini"hatırlatıyor. Tekel birası olması iyi, çok acı değil. Bir de şiir okudum bugün. Arkadaş Z. Özger'den. Onu da analım ve onu da sevelim.Genç ölmüş, solcu bir şair çünkü. İnsan, kendini onurlu bir meydan okumaya bırakmak istediğinde neden solcu bir söylem kullanıyor? Artık kendini iyice dine veren ve ölüm korkusu, yaşlılıktan filan hedefini de şaşıran eski solcu babama tekrar hatırlattım solculuğun ve dinin ne kadar benzer talepleri olduğunu ve birbirini reddetmesi gerekmediğini. Bencilce bir şey belki... Çocukken sevdiğim gibi kalmalarını beklemek...Üzülmeye değecek çok kıymetli meselelerimiz var ama 33cl'lik bira bu yükü taşımaya yeter mi? Ben sarhoşluğu, tabirine göre görülen rüyalara benzetiyorum. Oysa insan ne kadar olağanüstü... bunu hatırlamalı ve böyle thefool'luklar yapmamalı... Herneyse. 33 cl'lik sarhoşluğun muhabbeti bu kadar çekilir.
Şu şiiri okuyun, lütfen. (Bu arada, ben buradaki yazıyı siyah yaptım ama bütün sitedeki yazının rengi cehennemi bir kırmızıya dönüştü. Çok manidar ama nasıl eski haline getirebilirim?)
Pencere Arkadaş Z. Özger
00:50 - 3/4/2006 - yorum {2} - yorum yaz<font color=green>Yalnızlık paylaşılsa pazarlar da olmazdı
Resim, Balthus http://www.educ.fc.ul.pt/docentes/opombo/album/balthus.htm
Arada bir çiselese de sürekli bir yağmur efekti veriyor gökyüzü. Kuşların curcunasında buna rağmen bir azalma yok. Uzun gagalı, güzel ötüşlü kuşlar. Google'da fotoğrafını buldum, görünce, "hımmm, demek, sabah 5'i 10 geçe ötmeye başlayıp sizi uyandıran koro başı buymuş," diyeceksiniz. Mutfak alışverişinden dönerken gördüm; Seyhan'ın suları yükselmiş ve yemyeşil görünüyor. havalar azıcık ısınsın, sabahları çok erkenden çıkarım. Öyle ayarlamam gerek ki saati, dönünce Zuzu'ya kahvaltısını hazırlayıp okula gönderecek ama yeşillikler arasında sızmış sarhoş da görmeyeceğim bir saat olmalı. Ayrıca duş alıp işe gideceğim sonrasında. Hımm, zor görünüyor... ama eğer yaşam enerjimizi böyle şeylerde yaşatmazsak ölmüşüz, demektir.
Bakalım gazetelerde neler var? Ergun Babahan, Sabah'ta KÜRT SORUNU IV'ü yazmaya devam ediyor. "(...)Kürtçe, bölgede ve ülkenin Batı yerleşim birimlerinde Kürtler arasında bırakın ulusal dil haline gelmeyi, neredeyse folklorik bir dil derecesine düşmüştür. http://www.sabah.com.tr/babahan.html
Radikal'de Murat Yetkin, Türkiye'nin kara günahı Batman için yazmış. Yerel Batman Çağdaş Gazetesi'nden alıntı yaparak başlamış yazısına. Şöyle bir şey var arada: "Batman, Diyarbakır ile birlikte geçtiğimiz hafta boyunca en çok PKK eylemine sahne olan, en çok hasar gören, Batmanlı gazetecilerin deyişiyle 'kaybeden' şehir oldu. Devletin Batman'a bir çare araması hiç yoktan iyi. Ama bir çare bulunacak mı?" http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=183182
Etyen Mahçupyan, Zaman'da, "muhafazakarlığın demokratlığı" nasıl olur diye bakıyor, sözkonusu ideolojik açılımın mimarı sayılan Yalçın Akdoğan’ın makalesinden yararlanarak. Şöyle bitirmiş: "(...)Yok eğer ‘milletin değerleri’nin devlet hassasiyetinin dışında olduğunu öne sürer ve hâlâ cemaatçi bir milleti savunursanız, o zaman da ‘millet’ sadece dinle açıklanabilir hale gelir. Anlaşıldığı kadarıyla ‘muhafazakar demokratlığın’ demokratlıkla tek ilgisi ötekinden rahatsız olunduğunda ve dini duyarlılığa yer açılmak istendiğinde ortaya çıkıyor. AKP’nin derindeki ideolojisi ise hâlâ dindarlıkla milliyetçiliği sentezlemekle meşgul..." Öncesi için, tıklamanız yeterli. http://www.zaman.com.tr/?bl=yazarlar&alt=&trh=20060402&hn=271751&yn=13
Zaman yazarı Elif Şafak, gene küs. Kime? Edebiyattaki erkek egemenliğine, tasavvufta bile kadın yazar olmanın dengeleri tersine çevirmek olduğu için ona, herkese, her şeye... Ben onun biraz mutlu olmasını istiyorum ya da küskün ve hakkı yenmiş bir söylem yerine mücadele eden, meydan okuyan bir söylem edinmesini arzuluyorum. Şöyle diyor: "(...)İşte bu yüzden “kadın yazar” olmak, felsefede-edebiyatta ve dahi tasavvufun bir kanadında mevcut ve alışılmış dengeleri tersine çevirmek, “normal”in hudutlarıyla oynamak demektir. “İncelenen nesne” halinden çıkıp, “arayan özne” olmaya cüret etmek demektir. Kağıt değil, kalem olmak.. hakkında aşk şiirleri yazılan, methiyeler döşenilen, uğruna yollara düşülen Dulcinea değil, bizzat o şiirlerin hikayelerin romanların kitapların yaratıcısı olmak, bizzat Kalem olmak... " http://www.zaman.com.tr/?bl=yazarlar&alt=&trh=20060402&hn=270413&yn=52 Ve iyi bir haber, Radikal'in ön sayfasından verilmiş: Aile fotoğrafında hekime yer açılıyor Düzce'de 312 bin kadar kişinin sağlığıyla yakından ilgilenen 104 hekim, evlere giderek ailelerle tanışıyor, hastaları için hastaneden randevu alıyor *** Zuzu ile market alışverişini birlikte yaptık. (Yol boyunca söylendim ona. Evden çıkarken basketbol topunu almayı unutmamış ama ders kitaplarını almayı unutmuş!!!)O, dersaneye gitti, ben eve döndüm. Yemek hazırladım. Haftanın ilk günleri için yemek var dolapta. Kıymalı yeşil mercimek, Evcini'nin İnegöl köftesi. Yarın da peynirli erişte makarna yapacağım. Bir de pizza yaptım. Yağmurlu bir günde eve dönmenin en güzel yanı evin sıcak bir hamurişi ile kokması, sanırım. Bol salata yaptım. Zuzu'yu bekliyorum. Gazeteleri okudum. Zuzu geldi. İtmişler oyun oynarken, her tarafı çamur.
Yukarıdaki resim, Balthus'un. Sevdiğim ressamlardan biri. Birgün onun hakkında da yazmak isterim. Bugünlük bu kadar. Hadi yemeğe.....
17:07 - 2/4/2006 - yorum {yok} - yorum yaz |
| Son Sayfa | Sonraki Sayfa |
lunar phases |