cincin hanım'ın maceraları

<font color=black>Faulkner, Adana, vs</font>

Kategori: Belirtilmemiş

                                          

 

Adana'yı anlamak istediğimiz zaman, şu portakal çiçeği kokusunun önüne Faulkner'ın Güneyli romanlarını koymak gerek. Zorlu yaşam koşulları içinde alaycılığı, hınzırlığı, kurnazlığı, iyiniyet gibi duran şeyin altından açıkça görünen cehaleti, hoyratlığı, gülünç hali, acıklı hali... ile Faulkner çokça Adana'yı yazmıştır. Adana, aynen Döşeğimde Ölürken romanındaki Bundren babaya benzer. Sinirinizi bozmuştu sizin de, değil mi? Benden evladı olmamı her isteyişinde sırt çevirmiştim. "Senin çirkin yüzünü görüyorum, bencilliğini görüyorum,"diye.

 

2. kez buradayım. O beni görmemiş gibi yapıyor, geldiğimi farketmemiş gibi. İlk adımı bana attırmak, beni utandırmak istiyor. Ben şehirden gelen ve köyünü küçümseyen köylü kız, (biraz, Carson Mc Cullers'ın, Düğünün Bir Üyesi'ndeki kızın büyümüş hali diyelim.) hırsından ağlayarak, Adana'nın o oturmuş lehçesine, kırışık suratına, kara ellerine kaş altından bakıyor. Adana da bilmez değil, "Gel hadi, gel" dese, açsa kollarını, kız çoktan hazır burda gömülmeye.

 

 

16:19 - 12/4/2006 - yorum {2} - yorum yaz


Gel, sen de gel.

Kategori: Belirtilmemiş

         

             "Hah, şu köprüyü de geçelim, teşrifatçılar serin, loş salona

               davet ederler bizi:) Salatalar, köfteler, çocuklara şerbetler,  

               limonatalar, beylere buz gibi bardaklarda rakılar, hanımlara tatlı 

               şaraplar.  

               Yorulan, hamaklara uzanır, isteyen yürüyüşe çıkar... yaşlıları, çocukları

               izleyebildikleri ve haylazlıklarına güldükleri şu asma altındaki çardağa

               yerleştirelim.... Şöyle tavşan kanı çayları da gelsin  kesme cam 

               bardaklarda.... hah, güzel! sen istersen al kitabı eline, okur gibi yap 

               ama biliyorum,  içinden "Tanrım ne kadar mutluyum" diyorsun."

               

İşyerinde sorun var. Geldim, kapıyı kapattım. Uğraşmak istemiyorum.

Aslı'nın sitesine girdim. Aslı'nın iş arkadaşının kızı, dincilikleri ile ünlü bir vakıf tarafından açılan bir yarışmada ödül almış ve annesi de işten çıkıp apar topar törene gitmiş. Radikal'in ilk sayfasında da haber olan bu bilgiyi okuduğumda şunu düşündüm: Blogger'lar geleceğin, gazetecileri, terapistleri, danışmanları, eğlence evleri, bilim irfan yuvaları, en iyi tariflerin sunulduğu aşevleri olacak!!! Resmi ideolojinin sus pus kaldığı yerlerde blogger'lar en ateşli tartışmaları  yapacak. Büyük çıkar odakları yalanlarla dolanlarla gerçeği perdelemeye çalıştıklarında,  demokratik bloggerlar cephesinde:))) gerçek, sadece gerçek konuşulacak!!!:)))  Fransız ev hanımı, İranlı doktor, Rus gazeteci, Portekizli fahişe, Faslı öğrenci, Koreli işçi, Danimarkalı çevreci, aralarında dertleşecek, çözüm arayacak, hayatlarının en küçük ve en büyük sorunu için burada buluşacak.

 

O halde gelecek teknolojide! Gelecek, teknolojiyi kullanan halkın klavyesinde!:)

 

Beni tanıyanlar gülüyordur. Bu konulara duyarsız olduğum için değil, aksine... ama toplumsal hacimde olaylar için insanın kendini izlemeyen bir tip olması lazım. Ben öyle değilim. Dans bile edemem.

 

Ama küçük bir odadan fiziksel koşulları aşarak bir sürü insana ulaşabilmeye çok şaşırıyorum hala. Büyü gibi. Teknolojiye hayranım. Nasıl çalıştığını hiç anlamıyorum, dilleri filan çok tuhaf... Bu nedenle de mucizevi.

 

Bir tekno-örgüt nasıl yakalanır? Herneyse. Bakın sabahki halimla ilgim kalmadı. Keyfim yerine geldi. O korkunç işyeri ahalisine katlanma gücü verdiğiniz için teşekkür ederim.

 

10:02 - 12/4/2006 - yorum {2} - yorum yaz


Portakal çiçeği kokulu bir yürüyüşten şimdi döndük.

Kategori: Belirtilmemiş

                           

 

 

İşte kötü geçiyor günler. İki kat daha çok yoruluyorum. Yüzüm sararmış, bezmiş dönüyorum eve. Hızla yemeği hazırlıyorum. Bu sabah Zuzu'ya pencereden bakmamışım ilk kez. Zuzu, etüdden gelir gelmez aradı, ağlamaklı nedenini sordu. İşteydim, teselli ettim, bu kadar üzüleceğini tahmin etmezdim. Canım sıkıldı.  

Bu akşam yemeğimizi yer yemez  dışarı çıktık. Hiç çıkmıyorduk, karanlıkta dışarda olmayı sevmiyorum. Baraj Yolu (yolun adı bu, kendi baraj kenarında değil)boyunca yürüyüp, Çukurova Kitapevi'ne uğradık. Zuzu, "İlk Beş- M. Haluk Germen" ve "Metal Fırtına-Orhun Uçar ile Burak Turna" kitaplarını aldı. Döndük. Yatağa yatıp kitap okuyacağız. Bu anlar da olmazsa yaşam hiç çekilmez.

 

Portakal ağaçları çok güzel kokuyordu. Sanki bizden bir az önce, kokular sürünmüş gizemli, güzel bir kadın geçmiş gibi, kokuyu yakalamak için insan kah hızlanıyor, kah oyalanıyor, her yer portakal, limon ağacı nasılsa.

 

Daha güçlü olmak gerek. Kendimizi motive edebilmeliyiz. Biraz deneyim süsü verebilirsek yaşama, hikayeyi yazıyor gibi, hımm? Çok ama çok zor yaşayabilme becerisi. Yatayım, kitabımı alayım. (Hemingway- Farewell to arms) Kitabı o kadar dolaştırdım ki elimde. Tercüman neden ısrarla bitirmediğimi soruyor.

 

Hoşçakalın.

 

20:52 - 11/4/2006 - yorum {1} - yorum yaz


Kategori: Belirtilmemiş

         

 

 

Dün gece de çalışan Tercüman uyuyakalmaktan korkuyor. Biraz uyusun, kalkıp çalışacak yine. Onu uyandıracağım. Sessizce burda, Adana'daki sarı ışıklı odada beklerken, bir taraftan da Tercüman'ın sırtından Moda denizine bakıyorum. O uyurken biz sessizce dertleşelim. Bana oraları gerçek anlamıyla Tercüman tanıttı. Doğaya bakmayı ondan öğrendim, yağmurun, fırtınanın, sisin sevileceğini; sadece bahar aylarının ılık meltemini sevmenin insan keyfini ne kadar kısırlaştıracağını...orman ne zaman güzel kokar, ilkadım kahvesinde ne zaman bulutlar güzel görünür, lodos da neden boza içilmez... ben hep, gideyim köyde yaşayayım diye düşünürdüm ama Tercüman'la tanışınca ve insan yaşamında daha az insanla sadeliğe ulaşmasının daha doğru bir tercih olabileceğini anlayınca köyde yaşamak daha da iyi bir fikir gibi gelmişti. Bunu kurar olduk hayallerimizde hep. Sonra yorulduk. Öyle yoruldum ki, içimde hiç bir şey kalmadı. Ölecek gibi hissediyordum hedefsizlikten, boşluktan... sahnede repliğim kalmamıştı. Öylece duruyordum orda. Adana'ya kaçtım son enerjimle, mutlu olmaya değil,  yaşamaya devam etmek için

kendime sahne yaratmaya... Herkesle de bağımı koparırım dedim o küskünlükle, kimse beni sevmesin. Eğer bu duruma düşmüşsem kimse de beni sevmiyor zaten diye fikir yürüttüm. Çok ama çok yalnız hissettim kendimi İstanbul'da. Zuzu ile kimsesiz kalmıştık.

 

Adana'ya, doğduğum şehre dönüşüm annem tarafından iyi karşılanabilirdi ve böyle yüce bir faydası olabilirdi belki ama kızkardeşim korkunç şekilde kendini öldürdü. Bunu ilk kez burada telaffuz edebiliyorum işte. Acı teğet geçsin diye, gün içinde oyalandım durdum, geceleri duvarları yumrukladım. Kahrolası bir şeydi. Aylarca zihnim bomboş kaldı. Zavallı annem bu acıyla perişan oldu. Zaten hafızası kötüydü, Adana'ya geldiğimi farketmedi bile, beni görünce kardeşimi hatırlayıp ağlamaya başlıyor. Ben de gitmiyorum artık ona. Çünkü ben acı çekerken çok sert ve kaba olabilen biriyim, yoksa ölebilirim  o anda.O sıralar, Tercüman her gün 20 mesaj filan gönderdi kendimi iyi hissedeyim, diye. O zaman diyordum ki ona, "kendi yoluna git boşver, bak yolumuz ayrıldı işte." Kendimi iyi hissettim ama varlığıyla. Şimdi Zuzu var ve hala Tercüman var sadece, kimsem olarak. O sıralar bana güç vermek içinmiş, demek ki, eğer istersen Adana'ya gelir, oraya yerleşirim, demişti. Bu korkunç acıya ve yalnızlığa ve bu korkunç şehre katlanabileyim, diye. Gerçekten gelemeyeceğini hesap etmemiştim. Şimdi yine konuşuyoruz msn'de verandalı bir evimiz olsa, diye. Ben dikilmesi gereken kışlık- yazlık sebzeleri listeliyorum.

 

Böyle normale dönmek iyi bir şey. İnsan daha sağlıklı düşünebiliyor. Yücel'i düşünmem o yüzden, ölüm filan kol geziyor ya bu aralar çevrede, istiyorum ki Yücel'de bağışlasın beni. Çünkü onun, çoğu açıdan Tercüman'dan bile daha olağanüstü bir karakteri var ve bir aileden iki tane güçlü karakterin çıkması çok büyük savurganlık. O, patırtısı bol, majiskül yazının nedeni bu.

 

Şimdi tercüman'ı uyandırmalıyım. Onun tüm telefonlarında sorun var. Bakalım uyandırabilecek miyim?

 

İyi geceler.

 

 

 

 

22:00 - 10/4/2006 - yorum {2} - yorum yaz


Gerçekten kötü bir gün. Gerçekten üzgünüm. Keşke sadece kabus ol

Kategori: Belirtilmemiş

                                  

 

 

Bazen, önüne bir engel çıksın diye dua edersin, pot kırmışken ya da olmayacak şeyler başına gelmiş, sen çaresizce seyrederken misket misali yuvarlanan o tuhaf olayları...öyle korkunç bir gün ki... üstelik daha ortasındayım. İnsan bu durumlarda, o ıssız yerdeki verandalı evde yaşama hayalini daha çok kuruyor. Verandalı ev cennetine gitmeyi isteyen ne çok insan var. İbadet de şu allahın cezası hayata daha çok katlanma becerisi gösterebilmekten geçiyor. Ama Tanrı'nın işi bu ya, hayatın kurallarının ne boktan, çiğ, ikiyüzlü olduğunun farkına varacak hassasiyete sahip olmalısın her zerrenle. Hemen öyle fevri davranmamalısın. Herkesi, her şeyi idare edebilmelisin. Benim sorunum bu: Hiç bir şeyi idare edememek. Hayata uyum sağlama ve onu ilerletme becerisi kocaman bir "0". Sevdiğim insan sayısı o kadar az ki. Onları üzmemeyi becersem bile bir nevi cennette sayacağım kendimi.

 

 

Ne zaman Adana'yı anlatmak istesem burayı neden sevmediğimi sıraladığımı farkettim. Anlatamama nedenim, iyi şeyler söyleme ihtimalini beklememden. Öyle bir ihtimal de yok, ufukta. Anlatmayacağım o yüzden.

 

Hani sorarlar ya, bir adaya düşsen, isteyeceğin 3 şey ne olur, diye. Ceza mı bu?!İstiyorum düşmeyi, hemen, şimdi.

12:55 - 10/4/2006 - yorum {2} - yorum yaz


Şşşt... sırtı bana dönük olan, sana diyorum!

Kategori: Belirtilmemiş

 

Başka görüntüler de var düşünmekten hoşlandığım. Yaz günüydü. Güneş öyle ılıktı ki ya da ben yeni duş almıştım da ondan öyle geliyordu. Ev sessizdi. Dışardan mırıltılı konuşmalar, çekiç sesleri duyuluyordu. Tina taa kaloriferin üsünden bana bakıyordu huysuz huysuz, çünkü limonata yapmaya karar vermiştim. Tina'nın gözleri kadar yeşil naneleri, sapsarı limon kabuklarıyla dövdükçe havanda, suratını ekşitiyordu ama yine de gitmiyordu mutfaktan, sinir bozucu ergenlik çağındaki kızlar gibi.

 

Üstünde üzüm kabartması olan yeşil cam sürahiye boşaltıp, buzdolabına kaldırmıştım limonatayı neşeli ve sürpriz bir ikram olacağını düşünerek. Ben pek içmem limon. Un kurabiyesi ile birlikte bir "hoşluk"olsun diye, belki... 

 

İnsan böyle bir mutluluk anı yaşamışsa, hatırlamalı ve  "evet, mutlu oldum ben de" diyebilmeli. Belki mutluluğu taşıyamamak gibi bir hastalık vardır ve ben öyle nankör bir hastalığa yakalanmışımdır. Belki ölürken hatırlayacağım görüntü,  o, dar, uzun mutfağın sonundan vuran güneşte, bir kedi seyircinin önünde limon yaparken ki halim olacak ve evet, mutlu oldum ben de, diyeceğim.

 

                                                                   ***

 

Dün gece rüyamda şarkı söyledim: "Bana sensiz cihanda can ne lazım... la sol fa sol mi re mi dooo" ... (notalardan hiç anlamam ama şimdi huzur içinde yatması en büyük dileğim olan kızkardeşim çalışırken, ezberlemiştim. O müzik bölümündeydi, ben resim. Gemicileri yaptığım yağlı boya tablo annemin evinde, kardeşimin şarkı söylerken çekilmiş fotoğrafının yanında.)

 

Rüyamda bütün çocuklar vardı. Legoları ve askerleri dağıtmışlar. Anneleri babaları gelince toplamaya çalışıyorum oyuncakları utanarak ama toplamam ne mümkün.  Telaşım çok gülünç görününce ben de iskemleye oturup şarkı söylemeye başlıyorum. Belki konukların dikkatlerini dağınıklıktan çekmek için. Şarkı  söylenmesi çok hoşlarına gidiyor (korkunç sesim değil, elbette) ve konuklardan erkek olanı koltuğa oturup ayaklarını kucağıma uzatıyor. Bu samimiyet, beni rahatlatmak için ve hoş karşılanmalı. Tombul ayaklarını tutuyorum ve teninin dokusunu, sıcaklığını, topuklardaki sert dokuyu çok net hissediyorum. Bu kadar. Tamam tamam! bir daha rüya müya yok size.

 

Bu yazının fotoğrafı aşağıdaki metinde:)))

17:37 - 6/4/2006 - yorum {yok} - yorum yaz


Kitap falı/Kafka/Sevgili Milena/Sayfa

Kategori: Kitap fali

 

 

 

 

 

Sevgili Milena,

Seni sevip sevmediğimi soruyorsun durmadan, çok güç bunun karşılığını vermek Milena, mektupla hiç verilemez hele. Bu yakınlarda yüzyüze gelirsek söylerim (soluğum kesilmezse).Yalnız, n'olursun çağırma beni Viyana'ya, yazma bu konuda; gelmeyeceğim, ama bu konuda ettiğin her söz , etime batan kızgın bir şiş sanki, yakıyor, geçmiyor acısı, gün geçtikçe daha çok yakıyor. Bu olamaz istediğin.(...)

 

***

 

 

17:56 - 5/4/2006 - yorum {yok} - yorum yaz


Sevgili Aslı,

Kategori: Belirtilmemiş

 

                              

 

Aslıberry,

Önce itiraflar:

* Adını ilk okuduğumda dudağıma, elime böğürtlen moru bulaşmış gibi olmuştu.

Ne güzel isim bu böyle.

*Ağaç ve sallanan salıncak o kadar hoşuma gitmişti ki..."Tanrım bana bir salıncak"adlı bir yazı yazmıştım ve görsel malzeme olarak onu kullanmak istemiştim, tabi adını vererek. Çalmaya uğraşıp durdum ama salıncak bir türlü sallanmadı. Ben de bıraktım, yazıyı da yayınlamadım.:((

 

- Çocukla hayatım değişti mi?

 

Aslı, tek ebeveynli çocuk yetiştirmenin, ne tuhaf, ilginç, acıklı, komik, zor, kolay... bir hali vardır bilemezsin. Aslında Zuzu da ben de başka türlüsünü bilmediğimiz için, hayat böyle sanıyoruz. Ancak bir çocuk nasıl yetiştirilir falan filan gibi bolca edindiğim kitapları okuyunca içim sızlamıyor değil ve farkediyorum ki her konuda olduğu gibi bu konuda da bir uzaylı kadar yabaniyim... Ancak bir casus gibi davrandığım, çocuğumu en sıradan "ailelerden"daha sıradan kalıplarla yetiştirmeye yoğun gayret ettiğim de bir gerçek. Neden? Çünkü korkuyorum. Çocuğu olanlar bilir, biz çocuğumuz için her durum için kötü olasılıkları hesap etmesi gereken varlıklarız. Bu da bizi korkak yapıyor. İnsan, çocuk sahibi değilken aklı bir karış havada, uzlaşmaya yanaşmaz bir kararkter abidesi gibi kimseyi ve hiç bir şeyi iplemeden davranıp, iddialarda bulunuyor. Çocuk sahibi olduktan sonra bir süre kekemeleşiyoruz ve haydi bakalım kavramlar üzerine tekrar düşünmeye başlıyoruz ve kendimizi de yeniden yetiştiriyoruz. Zuzu'dan önceki benle bu "ben"  in arasında fazla ortak nokta yok.

 

- Çocuğum mu bana, ben mi ona adapte oldum?

Bu durumda doğal ki ben çocuğa adapte oldum. Hayat, dünya görüşü, yaşam stili falan filan ters yüz oldu ve daha da adam oldum aslında. Kibrim, bencilliğim azaldı, daha yumuşak oldum. Empati kurma yeteneğim gelişti. Herkeste olan şeyler...

 

Ama yalandan bir dünya da kurmadım çocuk için. Doğduğu dünya böyle bir dünyaydı, ben de böyle bir adamdım ve elimden geleni yapıyorum işte, diye düşündüm. Böyle de olması lazım. Ne kadar mükemmelliyetçi de olsam, bu beni ne kadar sinirli de yapsa durum bu, şekerim.

 

Ben çocuksu olmakla birlikte oyunbaz olmadığım için senin gibi...(sana hayranım, sarıgııızz, diye seslenmeyi akıl edebildiğin için) biraz didaktik bir anneyim. Bol bol kitap okuduk bebekliğinden bu yana, satranç oynadık. Çok çalışmak zorunda olduğum için hep, haftasonları  oyuncak almakla geçerdi. 8 yaşına kadar gerekli gereksiz bir sürü oyuncağı oldu. Plastikten, dandik, yazı yazıp, resim yapmaya yarayan ve raptedilmiş bir çubuğu üstünden geçirdiğinde silinen bir oyuncak var ya, o çok işimize yaradı. 5 yaşındayken okuma yazmayı o aletle öğrettim. Sen öğretme. Çünkü 1. sınıfta ukalalık etti, okumayı yazmayı biliyor diye dersi iplemedi ama  hala imla kurallarını öğrenebilmiş değil.

 

Yatarken her akşam kitap okudum ve (korkarım sonrasında da onunla birlikte uyudum ve hala da uyuyorum. Evet evet çok yanlış falan filan, biliyorum ama elimde değil. Ve sen bunu anlayabilirsin. Zuzu artık dalga geçiyor benimle, "anne ne zaman yalnız yatmaya alışacaksın,"diye. O zaman dank etti kafama, çocuğun üstü açılmasın falan filan diye kandırıyormuşum kendimi, işin aslı ben yalnız yatamıyorum.)

 

5 yaş civarında okuma yazma öğretiyordum ya, o sıralar okuduğum kitapları da hecelere bölmeye başladım ve sanırım, okumayı öğrenmesine faydalı olmuştur.

 

Kitaplar:

Dediğim gibi, kitap okuyan adam olması çok önemli benim için. Ben kitap okuyan adama aşık olurum, kitaptan bahsediyorsa, dostum olur, kitap satın alıyorsa ve dokunmayı seviyorsa anlaşmam kolaylaşır, anlayacağın çok önemli bir parametre benim için kitap okunması. Zuzu'ya da kitap okumayı boşladığında şu dırdırı yapıyorum: "sana bakıp ediyorum, benim en yakınım olması gereken adamsın, ya büyüdüğünde, kitap okumadığı için aptal aptal konuşan, gıcık espriler yapan, empati kuramayan biri olursan? Ya kitap okumadığın için karakterleri çözümleyemeyip aptal aptal insanlarla arkadaş olursan.. hımm? En önemlisi ben seninle ne konuşacağım yaw. Hakkım değil mi bu kadar büyüttüğüm adamdan iki çift anlamlı muhabbet beklemek?"

 

Böyle yapmak iyi mi bilmem, ben olsam onun yerinde bu koşullarda daha çok kitap okurdum. Ben çocukken ne odam vardı bana ait ne masam ama ortaokulda sular seller gibi klasikleri okuyup bitirmiştim. Neyse. Doğru adam şablonu da ben değilim elbette. Ve dünya da çok değişti zaten.

 

Anlatıyorum: Belli başlı kitaplar, hatırladığım kadarıyla şunlar:

 

Şirinler ve Susam Sokağı'nın bütün serisine bayılıyorduk. Bence de hiç fena değiller. Biliyor musun, Şirinler, komünist ideolojiyi öğretiyor çocuklara diye eleştirilmişti.

 

Andersen Masalları, Her güne bir masal'da (Tarık Demirkan, YKYayınları) okuduklarımız arasındaydı.

 

Sonrasında Pıtırcık serisine hayran kaldık. Eğer bilmiyorsan mutlaka hepsini al. Vivet Kanetti'nin hayatta yaptığı en iyi iş bu olmuş bence. Kitabı mükemmel çevirmiş, oku ne demek istediğimi anlarsın.Goscinny yazmış, Sempe'de resmlemiş. Muhteşem, ne desem az.

 

Michael Ende'nin bütün kitapları alınıp, okunabilir. Ben, kitap tasarımı açısından da "Bitmeyecek öykü"yü çok beğenirim ve üniversitede okumuştum. Şimdi biraz ürkebilir ve anlamayabilir Yaman ama ilkokul 4./5.sınıfta çok hoşuna gider. Momo güzel, Cim  Düğme ve Çılgın 12'ler güzel.

 

Talihsiz Serüvenler Dizisi ve şimdi adını hatırlamadığım ve aslında hoşuma gitmediği için unuttuğum diğer seriler var.

 

Tübitak Yayınları'nın  hepsini alabilirsin ve anaokulu için hazırlanmış, Renkler, Sayılar, Şekiller serisi çok faydalı olabilir şu günler için Yaman'a. Çocuklar için olan bilimsel kitapları çok beğeniyorum. Zuzu'da beğeniyor. Dinozorları anlatan bir kurgu kitap serisi vardı, adını hatırlamıyorum şimdi (işyerinde yazdığım için de kütüphaneye gidip bakamıyorum) onu da zevkle okumuştu Zuzu.

 

Tenten ve Asteriks süperrrrrrr tabiki, her zaman her yerde okunabiliyor ve tercih ediliyor. Teksas Tommiks, Ken Parker hatta Martin Myster gibi çizgi romanları beğenerek ve çok okudu Zuzu.

 

Harry Potter serisi, soluksuz okundu. Kendi de bir hikaye yazmaya çalıştı,

(okulda bir yazı grubu oluşurmuştu. Hikayeye her hafta biri devam ediyordu, nasıl ilerleyeceği konusunda ana hatlarda anlaştıktan sonra sırası gelen yazıyordu. Resmi iyi olan bir veli de resimleri çizecekti. Sonra her zaman olduğu gibi su koyuverdiler.)

 

Son zamanlarda dedim ki, "artık benim kütüphaneden kitap seçsen."Şu an için en uygun olan polisiyelerden başladı. Simenon'un kitaplarını okudu. Dashiel Hammet'i çok matrak bulmasına rağmen, pek sarmadı ama hayret, Paul Auster'ları çok sevdi. Sait Faik kitaplarında bilmediği çok yabancı sözcük var, okuyamıyor o yüzden. Rıfat Ilgaz'ın Hababam Sınıfı'nı okudu geçenlerde.

 

Bu aralar pek yoğun dersler yüzünden. Yine de Etüde X Files kitabını götürdü.

Akşamları, otomobil modifiye ettiği bir siteye takılıyor. Forum var sitede. Diğerleri eleştiriyor, yıldız filan veriyor zorluk ve estetik değerine göre.... Büyüyünce grafiker olmasını tercih edebileceğim için ve çalışırken bilgisayara yüklü photoshop'tan yararlandığı için pek karışmıyorum.  Scrabble oynuyoruz çok seyrek. Puzzle yapacağız belki, ben eve gittiğimde nefes almaya enerjim olursa, birlikte resim yapmayı seviyorum.

Girişte dart var, benden önce eve gittiği için, yalnız hissetmesin diye mektuplar yazıyorum, resimler çiziyorum, o darta mıknatıslıyorum. Yatağın yanında rüya tabirleri kitabı var:) okuyup bana diyor ki mesela "bu akşam rüyanda balık gör serçe görme, yürürsen rüyanda sakın düşme." her sabah rüyasını anlattırıyorum ki, rüyasından içinde ne olup bittiğini anlasın kontrol manyağı annesi:))) Aslında rüyasını hatırlaması iyi bir şeymiş.

 

Bu aralar düşünüyorum ve bulamıyorum "ne okumalı"diye.

 

Evde bir erkek figürü olmadığı için ve muhallebi çocuğu da olmasını istemediğim için biraz zorlanıyorum ilişkinin tonunda. Fazla kontrollüyüm. Sigarayı bıraktım, içki içmiyorum. Geçenlerde,  evde o uyuduktan sonra, sen biliyorsun işte, bir tekel birası içtim... yemekleri ona fayda sağlaması parametresine göre pişiriyorum.

 

Hayatım Zuzu olmuş durumda kısaca ve aslında iyi ki var çünkü insanın yalnızlığına çok iyi geliyor ve gelecek duygusu veriyor.

Sanırım otoriter biriyim. Bu nedenle yatılması gereken saatte yatıp, kalkılması gereken saatte de kalkıyor. Çok uslu olduğunda içim acıyor aslında hemen soytarılık yapmaya başlıyorum. Ben de çok servis adamıyım ama bir taraftan da geçinmesi zor biriyim aslında. Birlikte yaşayıp gidiyoruz.

 

Keşke okula göndermek zorunda kalmasam, keşke dağ bayır yuvarlanıp oyun oynasak keşke param olsa ve çalışmak zorunda kalmasam falan filan ama hayat böyle işte ve ben de hem burnunun dikine giden hem de gittiği her noktada yuva kurmayı bilen biri olarak kendimle övünebilirim.

 

Çok dağınık oldu sanırım, kusura bakma artık, iş öyle yoğun ki kendimi odaya kapatıp, "çok işim var kimse rahatsız etmesin" diyerek, bu koşullarda yazıyorum. Umarım faydalı olur.

 

Sevgiler...

 

 

16:08 - 4/4/2006 - yorum {6} - yorum yaz


<font color=red>düşünme, düşünme... üzülürsün!<font>

Kategori: Belirtilmemiş

                                             

                                                          The fool!

 

Uyuyamadım.Tarot kartlarını çıkardım siyah kutudan, sol elimle, öyle yapmak gerek.. Kuzeye döndüm, böylesi doğru. Açıkça sordum ki, öyle sormalıyım:(...)

Tahrip gücü yüksek aşkların -hep paçalarına dolanan-, bedellerini bir köşede sessiz sedasız ödemek, the fool'ların şanındandır. Öyle yapıyorum. 1000 km yetmiyor. Daha nereye gidebilirim ki?! Yalnızlığım öyle büyük ve kalbim öyle hızlı çarpıyor ki...

                                                                             

 

Aylardan sonra ilk kez, canımın çok ama çok sıkılmasını bekleyen biramı açtım. Küçük bir bira ama yaptığı yine de şu: üzüntü ya da sıkıntıyla arama biraz daha mesafe koyuyor, oradan bakmamı sağlıyor. Ve sanki hayatın kabalığının üstüne soyutlama yapacağın, şiir filan okuyup adam gibi müzik dinlemek isteyeceğin "kendini"hatırlatıyor. Tekel birası olması iyi, çok acı değil. Bir de şiir okudum bugün. Arkadaş Z. Özger'den. Onu da analım ve onu da sevelim.Genç ölmüş, solcu bir şair çünkü. İnsan, kendini onurlu bir meydan okumaya bırakmak istediğinde neden solcu bir söylem kullanıyor? Artık kendini  iyice dine veren ve ölüm korkusu, yaşlılıktan filan hedefini de şaşıran eski solcu babama tekrar hatırlattım solculuğun ve dinin ne kadar benzer talepleri olduğunu ve birbirini reddetmesi gerekmediğini. Bencilce bir şey belki... Çocukken sevdiğim gibi kalmalarını beklemek...Üzülmeye değecek çok kıymetli meselelerimiz var ama 33cl'lik bira bu yükü taşımaya yeter mi? Ben sarhoşluğu, tabirine göre görülen rüyalara benzetiyorum. Oysa insan ne kadar olağanüstü... bunu hatırlamalı ve  böyle thefool'luklar yapmamalı... Herneyse. 33 cl'lik sarhoşluğun muhabbeti bu kadar çekilir.

 

Şu şiiri okuyun, lütfen.

(Bu arada, ben buradaki yazıyı siyah yaptım ama bütün sitedeki yazının rengi cehennemi bir kırmızıya dönüştü. Çok manidar ama nasıl eski haline getirebilirim?)

 

Pencere

Arkadaş Z. Özger

pencereyi kapama
gök dolabilir içeri
sen neyi görebilirsin
ıslak bir bulutun ağışını mı

pencereyi kapama
kuş dolabilir içeri
sen neyi taşıyabilirsin
kırık bir dalın yükünü mü

Pencereyi aç
Soluğun çıksın dışarı
sen büyütmedin mi ciğerinde onu
Kokusu hayatı yıkasın diye

Pencereyi aç
Sesin sarsın dünyayı
Duyulur elbet ta ötelerden
Yürek kendini tanır

 

 

00:50 - 3/4/2006 - yorum {2} - yorum yaz


<font color=green>Yalnızlık paylaşılsa pazarlar da olmazdı

Kategori: Belirtilmemiş

                                

 

Resim, Balthus

http://www.educ.fc.ul.pt/docentes/opombo/album/balthus.htm

 

Arada bir çiselese de sürekli bir yağmur efekti veriyor gökyüzü. Kuşların curcunasında buna rağmen bir azalma yok. Uzun gagalı, güzel ötüşlü kuşlar. Google'da fotoğrafını buldum, görünce, "hımmm, demek, sabah 5'i 10 geçe ötmeye başlayıp sizi uyandıran koro başı buymuş," diyeceksiniz. Mutfak alışverişinden dönerken gördüm; Seyhan'ın suları yükselmiş ve yemyeşil görünüyor. havalar azıcık ısınsın, sabahları çok erkenden çıkarım. Öyle ayarlamam gerek ki saati, dönünce Zuzu'ya kahvaltısını hazırlayıp okula gönderecek ama yeşillikler arasında sızmış sarhoş da görmeyeceğim bir saat olmalı. Ayrıca duş alıp işe gideceğim sonrasında. Hımm, zor görünüyor... ama eğer yaşam enerjimizi böyle şeylerde yaşatmazsak ölmüşüz, demektir.

 

Bakalım gazetelerde neler var?

Ergun Babahan, Sabah'ta KÜRT SORUNU IV'ü yazmaya devam ediyor.

"(...)Kürtçe, bölgede ve ülkenin Batı yerleşim birimlerinde Kürtler arasında bırakın ulusal dil haline gelmeyi, neredeyse folklorik bir dil derecesine düşmüştür.
Özellikle çarpıcı olan şey, Türkçe'nin hakimiyetinin Kürt örgütlerinin yayınlarında dâhi sürüyor olmasıdır."

http://www.sabah.com.tr/babahan.html

 

Radikal'de Murat Yetkin, Türkiye'nin kara günahı Batman için yazmış. Yerel Batman Çağdaş Gazetesi'nden alıntı yaparak başlamış yazısına. Şöyle bir şey var arada:

"Batman, Diyarbakır ile birlikte geçtiğimiz hafta boyunca en çok PKK eylemine sahne olan, en çok hasar gören, Batmanlı gazetecilerin deyişiyle 'kaybeden' şehir oldu. Devletin Batman'a bir çare araması hiç yoktan iyi. Ama bir çare bulunacak mı?"

http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=183182

 

Etyen Mahçupyan, Zaman'da, "muhafazakarlığın demokratlığı" nasıl olur diye bakıyor, sözkonusu ideolojik açılımın mimarı sayılan Yalçın Akdoğan’ın makalesinden yararlanarak. Şöyle bitirmiş:

"(...)Yok eğer ‘milletin değerleri’nin devlet hassasiyetinin dışında olduğunu öne sürer ve hâlâ cemaatçi bir milleti savunursanız, o zaman da ‘millet’ sadece dinle açıklanabilir hale gelir. Anlaşıldığı kadarıyla ‘muhafazakar demokratlığın’ demokratlıkla tek ilgisi ötekinden rahatsız olunduğunda ve dini duyarlılığa yer açılmak istendiğinde ortaya çıkıyor. AKP’nin derindeki ideolojisi ise hâlâ dindarlıkla milliyetçiliği sentezlemekle meşgul..." Öncesi için, tıklamanız yeterli.

http://www.zaman.com.tr/?bl=yazarlar&alt=&trh=20060402&hn=271751&yn=13 

 

Zaman yazarı Elif Şafak, gene küs. Kime? Edebiyattaki erkek egemenliğine, tasavvufta bile kadın yazar olmanın dengeleri tersine çevirmek olduğu için ona, herkese, her şeye... Ben onun biraz mutlu olmasını istiyorum ya da küskün ve hakkı yenmiş bir söylem yerine mücadele eden, meydan okuyan bir söylem edinmesini arzuluyorum. Şöyle diyor:

"(...)İşte bu yüzden “kadın yazar” olmak, felsefede-edebiyatta ve dahi tasavvufun bir kanadında mevcut ve alışılmış dengeleri tersine çevirmek, “normal”in hudutlarıyla oynamak demektir. “İncelenen nesne” halinden çıkıp, “arayan özne” olmaya cüret etmek demektir. Kağıt değil, kalem olmak.. hakkında aşk şiirleri yazılan, methiyeler döşenilen, uğruna yollara düşülen Dulcinea değil, bizzat o şiirlerin hikayelerin romanların kitapların yaratıcısı olmak, bizzat Kalem olmak... "

http://www.zaman.com.tr/?bl=yazarlar&alt=&trh=20060402&hn=270413&yn=52

Ve iyi bir haber, Radikal'in ön sayfasından verilmiş:

Aile fotoğrafında hekime yer açılıyor

Düzce'de 312 bin kadar kişinin sağlığıyla yakından ilgilenen 104 hekim, evlere giderek ailelerle tanışıyor, hastaları için hastaneden randevu alıyor
http://www.radikal.com.tr

***

Zuzu ile market alışverişini birlikte yaptık. (Yol boyunca söylendim ona. Evden çıkarken basketbol topunu almayı unutmamış ama ders kitaplarını almayı unutmuş!!!)O, dersaneye gitti, ben eve döndüm. Yemek hazırladım. Haftanın ilk günleri için yemek var dolapta. Kıymalı yeşil mercimek, Evcini'nin İnegöl köftesi. Yarın da peynirli erişte makarna yapacağım. Bir de pizza yaptım. Yağmurlu bir günde eve dönmenin en güzel yanı evin sıcak bir hamurişi ile kokması, sanırım. Bol salata yaptım. Zuzu'yu bekliyorum. Gazeteleri okudum. Zuzu geldi. İtmişler oyun oynarken, her tarafı çamur.

 

Yukarıdaki resim, Balthus'un. Sevdiğim ressamlardan biri. Birgün onun hakkında da yazmak isterim. Bugünlük bu kadar. Hadi yemeğe.....

 

17:07 - 2/4/2006 - yorum {yok} - yorum yaz


Son Sayfa Sonraki Sayfa
Tanım
kitaplar, şehirler, insan karakterleri, karakter insanları, kediler, çiçekler, cin olup içine girmekler, içinden çıkamamaklar vs... cincin_hanim@yahoo.com.tr
Ana Sayfa
<%cincin_hanim@yahoo.com.tr%> Free Hit Counters
Online Schools Arşiv

Son Yazılarım

Elim sende
ne kadar durabilirim?
<font color=red>HOŞÇAKALIN!</font>
<font color=purple>"Yapmamayı tercih ederim."</font>
<font color=yellow>BAYRAMINIZ KUTLU OLSUN!</font>
<font color=purple>Şeytan uyur cincinhanım uyumaz!:)</f
Unutma bahçesi
<font color=green>canım erik</font>
<font color=brown>si jeni?</font>
Başlıksız


lunar phases