| cincin hanım'ın maceraları |
<font color=orange>cumartesi günleri artık beni hatırlamıyÖnce sağlık: Ben, Zuzu'nun okul beslenmesine her gün 1 paket meyve suyu koyuyorum. Ne olacak şimdi? Neye güveneceğim? Sevdiklerimi nasıl besleyip, nasıl koruyacağım? Okuyun bakalım, siz ne düşüneceksiniz? Sabah Gazetesi'nden: "İngiltere'de içinde Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) tarafından tavsiye edilen miktarın çok üzerinde, kansere neden olabilen benzen maddesi tespit edilen meyve suları toplatılıyor. Çocuklara yönelik bol şekerli ve meyve aromalı içecekler üreten 26 ayrı firmanın ürünlerinden 4'ü, içme sularında izin verilen miktarın çok üzerinde benzen içerdiği gerekçesiyle dün gece toplatıldı." *** Ayrıca; Sabah'ta, Ergun Babahan'ın yazı dizisi devam ediyor. KÜRT SORUNU III "(...)Normal şartlar altında; asgari 15 yıl "bağımsız Kürdistan için ulusal kurtuluş savaşı" verdiğini söyleyerek kanlı bir sürecin sorumlusu olan bir örgüt liderinin yakalandıktan sonra yaptığı bu 180 derecelik dönüş, bir siyasi hezimet olarak kabul edilmeliydi." http://www.sabah.com.tr/babahan.html
Radikal yazarı Murat Yetkin yine, serinkanlı bir şekilde "tarihi"yazıyor: "Diyarbakır olayları birkaç açıdan şimdiye dek görülmemiş boyuttaydı. PKK ilk kez bu kadar kitlesel şiddet uyguladı. Diyarbakır iş dünyası ilk kez PKK'ya açıktan tepki göstermeye cesaret etti. Güvenlik güçleri ilk kez, kendilerini açıkça şiddet uygulamaya davet eden eylemcilere nispeten kontrollü davrandı. Şehre ve çevresine görülmemiş yığınak yapan askeriye, işe karışmadı. Vali Ala, sorumlu bir yönetim sergiledi."
*** Normalde sabah 6.00'da kendiliğimden kalkıyorum ama bu sabah 8.30'a kadar bebekler gibi uyumuşum. Fırladım yataktan, çünkü Zuzu artık haftasonu gidecek dersaneye. Onu gönderdikten sonra, temizliğe başladım. Dersaneden dönen Zuzu'ya patatesli börek yaptım. Kendim için de peynirli bol susamlı... Bilgisayarın başına geçen Zuzu'ya kızdım, kendi başına yapması gereken hiç bir şeyi yok mu, mesela kitap okusa nasıl olur filan, diye. Klasik mevzular, biliyorsunuz. Odasının kapısını kapattı. Biraz endişeli bekledim, yatağında üzgün yatıyor mu acaba, diye. Hayır, çok güzel bir resim yapmış, çıkıp gururla gösterdi. Sonra da formasını giyip basketbol oynamak için izin istedi. İyi ki odasına girip, kararım konusundaki endişemi belli etmemişim.
*** Aforizma çok manidar "En büyük kötülük, direnme yoksunluğundan gelir."demiş Groce. Ne desem az bundan sonra.
17:19 - 1/4/2006 - yorum {yok} - yorum yaz<font color=red>Sıradan bir sabah olarak başlamıştı... öylFotoğraf, Nicoline Patricia
Sabah Gazetesi yazarlarından Ergun Babahan, Kürt Sorunu adlı bir dizi yazıya başladı... Bir kez daha gözden geçirmek ve üzerine bir kez daha fikir geliştirmek için faydalı olabilir.
KÜRT SORUNU I, dünkü yazısını şöyle bitiriyor: "(...)Bu tarihsel sürece kısaca değinmemizin sebebi Kürt sorununun PKK ile başlamadığı en azından yüz yıllık bir arka planının olduğu gerçeğinin altını çizmekti." Öncesini okumak için, tıklayın. http://www.sabah.com.tr/2006/03/30/yaz41-40-107.html
KÜRT SORUNU II, bugünkü yazısında şöyle yazmış: "(...)Fakat 12 Eylül yönetiminin Kürtler üzerinde ve özellikle Diyarbakır Cezaevi'nde yürüttüğü sistematik işkence, aşağılayıcı muamele ve Kürtçe konuşma yasağı örgütler arasındaki en radikal grup olan PKK'ya yönelim başlattı." Öncesi ve sonrası için tıklayın lütfen.
Radikal, ön sayfasında, "Diyarbakır Teröre Teslim" diyor. * * *
Dün Antep'e gittim, reklam kampanyasının sunumu için, biliyorsunuz. Antep'e Adana'dan giderken 4 adet tünelden geçiyorsunuz. Nurdağı'nın içinden...Bu da sanki tren yolculuğu yapıyormuşsunuz duygusu veriyor... Tünellerden ikisi, üçer km uzunluğunda, tepelerde siyah havalandırmalar çalışıyor ve yerlerde gazete sayfaları uçuşuyor... Şahane:) Tünelin sonundaki kubbe, nur yüzlü gökyüzünü çerçeveliyor:)
Yol boyunca uzanan tarlalar yemyeşil olmuş. Ben işin gücün arasında fıstık ağaçlarını sormayı unuttum. Eğer yanıma fotoğraf makinasını da almayı akıl edersem size her şeyin fotoğrafını çekip göstereceğim bir dahaki sefere.
Patron filan katılamadı toplantıya. Art director vardı sadece. Babalar gibi sunumu yaptım. Çok etkilendiler. Bugün maliyet bütçesini gönderdim. Bekliyorum. İşin bizim olacağını hissediyorum. Bu çok iyi.
Antep pazarını dolaştık. İki bakır fincan aldım, ayran içmek için; bir de omlet yapmaya uygun bakır sahan. Biz şehirliler bozuk para, fatura filan koymak için kullanacağız onları muhtemelen.Belki de inat eder, ayranı illaki o fincanlarda içerim. Evet, evet, öyle yaparım.
Ben bu Antep sevgimde, İstanbul'a meydan okuma hiddeti seziyorum, hımm...ne dersiniz? Olur mu hiç öyle şey tavşancık, diyebilirsiniz...
Akşam 21.00'de evdeydim. Canım Zuzu'ya izin vermiyorum ocağı filan yakmasına ya, yemeği ısıtamamış doğal olarak, çok acıkmış. Muz filan götürmüş tabi ama Zuzu, pek alışkın saatinde ve adam gibi sofrada yemek yemeye. Saat 21.45'te yataktaydım.
* * * Kendime vakit ayırmalı ve onu da adam gibi şeylerle doldurmalıyım. Tercüman bana D.Brown-Da Vinci's Code kitabını almış. Hard cover, resimli filan. Hafif ve polisiye, üstelik ciddi havası estiriyor. Neyse ne, utanmaya gerek yok, onu okurum yavaş yavaş. Sonra, yemeğimizi mutfak masasında yersek, salondaki masayı puzzle yapmak için kullanabiliriz. Zuzu ile birlikte zaman geçirmek için hoş olur.
Öğle yemeği hazır. Kafam dağınık biraz, öğleden sonra bambaşka bir konuda çalışmaya odaklanmam gerek. Sevgiler.
11:55 - 31/3/2006 - yorum {2} - yorum yazYedek bir kader çizgisi gibi uzanıyor su yolu Antep:))))Fotoğraf, Nicoline Patricia
Telaşla sunum dosyasını hazırladık. Bir-kaç çıkış var, beklediğimiz. Ben de size haber vereyim, dedim, bu boşlukta. Çok güzel hazırlandık.Beklentilerinin çok üstünde oldu, sanırım... Umarım. Başka ajanslar da sunum yapmışlar. Eğer iş okeylenir ve yayınlanırsa, yaptığımız işi burdan size sunabilirim.
Birazdan yağmur yağacak gibi. Adana'da yağmur Godo gibi bekletiyor kendini, ha yağdı ha yağacak diye gözünüz gökyüzünde... İstanbul'daki gibi değil burda gökyüzü. Yasaları biraz farklı. Sabah yolumu uzattım. Bir sokak var, parke taş döşeli ve bakımsız bahçeli evler var. Bahçelerde de portakal ağacı. Biraz portakal çiçeği çaldım. Beni ağlatacak kadar heyecanlandırıyor, ısırmak istiyorum kokuyu. Hava da bulutluydu. Çok güzel bir sabahtı. Hayat aslında ne kadar güzel filan gibi cümleler kuruyor insan.
Birkaç dakika içinde Antep yolcusuyuz. Hadi bana eyvallah. 09:52 - 30/3/2006 - yorum {yok} - yorum yaz<font color=green>Size mükemmel olduğumu söylemiş miydim?Yapılması gereken işlerin yapılması, öyle ya da böyle ilerleme duygusu veriyor. R. bizi gördüğü için çok mutlu oldu. Tercüman'la sorunların önemsenmediği bir baloncuk içinde özlem giderdik. Zuzu arkadaşlarını gördüğü için çok sevinçliydi. Bir sürü fotoğraf çekti.
Ben yokken Ajans karışmış. İşler birbirine girmiş. Art director patronla kavga etmiş falan filan. Ben geldim her şeyi düzelttim:)))Sorun yaratan müşteriyi aradım, yeni fiyat listesi gönderdim. Bir daha sorun olursa beni arayacak. Hatta haftaya fabrikaya davet etti. Sunum tarihini neredeyse bir hafta öne çeken Antep müşterisine nefis bir consept buldum. Ayakları yere basıyor, çok tutarlı ve art director ve grafikerler de dört elle işe sarıldılar. Müşteriyi arayıp, "perşembe gününe elbette hazır olduğumuzu söyledim:)))" Patronla art director'ü barıştıracak geyik bir muhabbet bile yaptım. Saat 18.00'e çeyrek var ve her şey yolunda. Yarın sunum metnimi hazırlayacağım.
Ben bir ara size Adana'yı anlatacağım. Aslında Antep'i böyle kolay anlatıp Adana'dan bahsetmeyi ertelemekle ayıp ediyorum. Uzun uzun anlatırım ama şu günlerde portakal çiçekleri açmış durumda. Sabahleyin eğer esintide varsa havayı içinize çekmek nefis, çok ama çok lezzetli oluyor.
Ben eve gidiyorum. Akşama mantı var. (Aslında bu site yemek sitesi olmak için doğdu. Kadere bakın ki, karakterini ancak bu kadar ele verebiliyor.) 17:45 - 28/3/2006 - yorum {yok} - yorum yaz<font color=blue>Ah İstanbul, tekrar elveda...</font>http://www.azizistanbul.com/eskifoto/kadikoyhaydarpasa1890.jpg
Şırıldayan bir dere yatağından sek sek geçmek gibiydi, İstanbul. Olan biteni didiklemeden, olması gereken oluyor gibi huzur verici geçti. Yüzeyde oyalandık ve hiç kimse hiç kimseden nefret etmedi. Hiç kimse eski defterlerdeki yaraları kanatmadı. Hepimiz, birbiri ile öyle ya da böyle mesai harcamış ve sırf bu yüzden bile olsa birbiriyle kopmaz bağlar içinde olduğunun ayırdına varmış gibiydik. Ölüm duygusu hepimizi çırılçıplak bırakıyor... ve yanımızdakine değelim istiyoruz, sıcaklığını hissedelim. Öyle dokunduk birbirimize.
Tercüman Onsuz her şeyin tatsız, eksik kalacağını biliyorum; onunla ölünceye kadar birlikte olamasam da böyle bu. Bunu, Tercüman'a sarıldığım an anladım. Benim yurdum onun göğsü. Sanki aylardır içimde tuttuğum nefes, ona sarılmamla kuş olup uçtu. Dünya, çocuksu, ılık bir hal aldı. Üstümüze ışık demeti düştü de biz de kedi yavruları gibi oyun oynadık. Ne incinmiş geçmiş, ne endişe veren gelecek... hiç konuşmadık. Tercüman'ı, böyle ve bu şekilde sevmemin nedenini bilmiyorum. Belki, hiç günah işlemeyenleri değil de tövbe edenleri sevdiğim için. Belki de Emily Bronte'nin masum kızı, korkunç Headcliff'i nasıl sevdiyse ve nasıl "ben Headcliff"im dediyse, biraz öyle. Bilmiyorum. "Büyülenmişsin, gizli adını vermişsin ona," diyor ablam... içimden gülmek geliyor. "gizli adımı bile almışsın alçak" diye hesap soruyorum içimden, o, cincin, ponpon diye tüm gizli isimlerimi ifşa ediyor. Alçak!
Papatya Güzelliğinin farkında olan bir çiçek değil papatya, mutluluğu vereceğim yanıta bağlıymış gibi, heyecanını gizlemeye çalışarak soruyor: "Ben güzel miyim?" Papatyayı her alışımda ona bu sefer doğru düzgün bir yanıt verebilirim sanıyorum. Ama her seferinde dilim kekeme oluyor, şaşkınlaşıyor... Suskunluğumu yanlış anlıyor. Bir papatyaya ne kadar güzel olduğu nasıl anlatılabilir? Bu, en sevdiğim papatyayla aramızdaki gerçek bir problem. Tercüman'a papatya aldım, döneceğim gün. Orada, sehpanın üstünde. Televizyona bakmak isterse, önce papatyaları görecek. Sevmek ne hınzır, ne dikenli bir şey aslında, değil mi?
R. Ben, trajediyi, en dünyevi sığlıkla karşılayarak altederim sanıyorum. Refleks olarak uyguladığım taktik bu. Çok hasta, çok yaşlı R.'ye belki de en doğrusunu yaparak, Zuzu'nun basketbol kursundan, onu bırakıp gitar kursuna gitmek isteyişinden ama ben bu dersane, kurs hengamesinden bunaldğımdan filan bahsettim. Uzun süren her bakışmayı, dokunaklı olabilecek her sözcüğü görmezden gelerek...Müteşekkir kaldı, Zuzu'yu ona götürdüğüm için. "Yok" dedim, "hiç zahmetsiz geliverdik." Böyle, tatlı bir sabun köpüğü duygusu bırakarak, ayrıldık hastaneden. Zuzu'da belki benim gibi biraz. Trajediden etkilenmeyi erteleme gibi bir huyumuz var. Gerçi hiç beklemediğimiz anda ve uygunsuz bir yerde mahzunlaşıyoruz, doluveriyor gözlerimiz. O zaman işin yoksa üzüntünün adresini ara.
Film Bir sürü film aldık Kadıköy'den. Filmlerin üstünde uzun uzun düşünmek ve konuşmak lazım ama kısaca şöyle:
Erken yatıp erken kalkıyorum ya, Brockback Dağı'nın sonuna doğru uyayakalmışım. Ben hiç sevmedim filmi. Dağ çok güzeldi ve ödülü de hiç şüphesiz dağa verebilirlerdi. Kovboyların eşcinsel olması mı olay yani? Bizim Leman dergisi az mı çizdi pala bıyıklı eşcinselleri.. hımm?
Mürekkep Balığı ve Balina, gerçekten hoş bir film. Aşk ve Gurur, gerçekten kötü bir film. Ang Lee Sense and Sensebility'i gayet güzel çekmişti, şimdi benzer konuda benzer bir dönem filmini Joe Wright'ın bu kadar kötü çekmesine ne gerek vardı? Öyle olsa, biz de öykü yazardık Sait Faik'ten sonra. Ama belki de sanat biraz da sonsuz özgüvenle ilgili bir şeydir.
Truman Capote filmine bayıldım. Philip Seymour Hoffman'ın performansı gerçekten oskar'lık. Büyükada'da havuzlu bir ev tutmuştuk yaz için, Tercüman'ın okumasını beklemiş, sonra da ben okumuştum soğpukkanlılıkla romanını. Kitapla filmin örtüştüğü ve damağınızda eksiklik duygusu bırakmayan ender filmlerden olmuş. Film hiç bir şeyin altına çizmeden, nefis karelerle anlatıyor. Yönetmeni Bennet Miller. Kim bu Bennet Miller?
Harry Potter Ateş Kadehi Sanki her konu yarım kalmış. Harry zamanından önce büyümüş ve biz dışlanmışız gibi. Öyle küskün izledim. Kitabını okuyan Zuzu'ya göre kitap çok kalınmış, senaryo ancak bu kadar toparlanabilirmiş. Hiç büyü filan görmedik... eh Harry'nin deniz altında 1 saat kalmak için o tuhaf adlı otu çiğnemesi dışında. Ve ejderha ile savaşırken uçma büyüsü yapması dışında ve Woldemort ile kavga ederken...:)))
Roman Polanski'nin Oliver Twist'ini izledim bugün, yola çıkmadan önce. Çok kasvetliydi ama o ne güzel eski Londra görüntüleriydi, Ben Kingsley Fagin karakterinde ne kadar iyiydi. Londra'nın kasveti ne kadar şıktı. Roman Polanski ne kadar oturaklı bir yönetmen, ne kadar sağlam, ne kadar ne yaptığının farkında.
Ev Yorgun ve sinirli döndüm eve. Hiç özlememişim evi diyen Zuzu'ya verdim veriştirdim. Evi sevmezsen, o seni hiç sevmez, solar gider günlerin köpüğü gibi. Biz sevmezsek, kim sevecek onu?! Sevgili Adana, raşidik doğmuş çocuk duygusu veriyor. Seviyorum ama, nasıl, siz onu bana sorun. Yeşil çayımı içtim, yatağa gidiyorum. Yarın çoooook işim var. Beni çok yoruyorlar. Belki yazın işler biraz olsun azalır. İyi geceler.
21:56 - 27/3/2006 - yorum {yok} - yorum yazHangi mevsimde eskir sevgimiz?Fotoğraf, Nicoline Patricia http://www.venue.vze.com/
Antep, içinden bir dere olsun geçmeyen ama gözyaşını içine atan bir kadın gibi mağrur, güzel bir şehir. Ankara'nın Bahçelievler'ini anımsatan bir mahallesi var, görünce, belki birgün Antep'e taşınırım, dedim. Ünlü Orkide Pastanesinde katmer yedik. Kaymakla yoğrulmuş incecik şeffaf yufka tülünün arkasında yemyeşil fıstıklı, dumanı üstünde sıcak bir tatlı. Böyle zarif görünmesine rağmen o kadar da ağır.
Antepliler çok sıcak, sevecen, misafirperver insanlar. Toplantı iyi geçti. İyi bir izlenim bıraktık. Ben zahter çayı içtim. Biliyorsunuz, zahter, bir çeşit kekik ve Arap mutfağında çok kullanılır. Ben çayını sevdim. Antep'e yerleşebilirim belki, demiş miydim?
Midem katmerin anısıyla oyalanırken hala, öğle yemeği için ünlü Üçler lokantasına gittik. Fındık lahmacunları doyumluk nerdeyse. İncecik hamurun üstüne sıvanmış kıpkırmızı harç, feci acı olduğunu düşündürüyor ama hayır, hiç acı değil ve çok lezzetli. Sonra gelen karışık kebap tabağı da öyle. Patlıcan kebabının böylesini Çiya'da bile yiyemezsiniz. Olur olur belki Antep'te bir iş bulurum ve oraya yerleşirim. Antepce konuşan bir kocam da olur:))) Harfler öyle dolu doluyken bir anda nasıl inceliveriyor, nasıl öyle süzülmeye başlıyor anlamıyorum. Çok hoşuma gidiyor. Yüzümde aptal bir gülümseme ile dalıp gidiyorum eğitim sistemimizi eleştiren bir Antepliyle konuşurken:)))Sanki bütün hayat İtalyan komedisi orda.
Biliyor musunuz Antep'te kasaplar yemek işinden çok anlıyormuş. Ve her kasabın yanında bir de fırın olurmuş muhakkak. Peki neden? Çünkü bütün yemekler etli imiş Antepliler'in ve kasaba sipariş verdiğinizde, kasap, yemeği hazırlar ve sonra yandaki fırına gönderirmiş pişmesi için, oradan da evinize gelirmiş.
Biraz dolaştık şehirde, çarşıda. İstiklal Caddesini andıran parke yollar var, çevresinde de tanıdık tanımadık bir sürü mağaza. Kale yanındaki bakırcıların, kalaycıların, sepetçilerin olduğu sokağı gezmeyi çok istedim ama park yeri bulamadık. Antep bir marka şehir biliyorsunuz. Halk ve yöneticiler şehirleriyle ve kültürleriyle gurur duyuyor. Tahmin edersiniz ki çok da tutucu bir şehir. Eğer gece hayatını seviyor ve bir yanlış erkek için "onu sevmek hakkım değil mi?" gibi özgür:)))cümleler kuracak biriyseniz, Antep'te yaşayamazsınız. Ama ben.... kestim:)))
(Şöyle bir durum var, şu an gözyaşlarım mutedil dalgalı ve zaman zaman serpiştiren karışık bir hal aldı ben kendimi Antep'i anlatmaya adamışken. Ateşim var ve boğazım yanıyor. Gitmesek olmaz mı?)
Antep müşterisine nefis bir iş yapmak istiyorum konukseverlikleri ve öyle güzel bir şehirleri var diye.Sonra bir Kayseri müşterisi var, bütçemiz 10 lira da olabilir 10 milyar da diyen ve keh keh diye gülen. 4 ayrı konsept hazırladım Kayserililer için, çünkü para kazanalım ya da kazanmayalım bu gıda müşterisini istiyorum. Bir de hastane var. Doktorlar cool, sofistike iş bekliyor bizden. Ama logoları yeşil ve turuncu!!!
(Farkındayım, boşboğazlık yapıyorum sıkıntıyı erteleyebilmek ve dikkatimi dağıtmak için. İnsan kendine bir çocuğa davranır gibi davranmalı bazen, değil mi? İdare edemeyecek kadar üzgün değilim sanırım. Çok teşekkür ederim, üzülme sen de artık.)
13:52 - 24/3/2006 - yorum {yok} - yorum yazGecenin matemini giydim de....
Gecenin bu saatinde uyandım, bir daha da uyuyamadım. Korkunç bir olay ben uyurken gerçekleşiyor gibi endişeli, kalktım, bekliyorum. Sabah 7.00'de gelip alacaklar, Antep'e gideceğiz. Oradaki en büyük firma ile toplantı var.
Dahil olamadığın için yalnız olmanın buruk bir tadı var. Liseliler gibi şifreli konuşan, kıkırdayan kızlar var ajansta, çıkarlarına aykırı bir gelişme var sandıkları zaman ortalığı yaygaraya basıyorlar, dikkatim dağıldı. Hesapçı, masumiyetini kaybetmiş ilişki olanakları yerine, kapıyı kapalı tutmak gerek, yalnızlık pahasına.
Hadi uyu, hadi lütfen tatlım, gecenin bu saaatinde düşünülecek şeyler mi bunlar? Eğer İstanbul'da kötü bir sürprizle karşılaşırsa üzülmemesi için mevzuyu açtığım Zuzu ne dedi: "ölüm beni korkutmuyor, anne, hayatın sonuçları var, mesela teyzem... bazen yapılacak hiçbir şey olmaz." sevinmeli mi ölüm duygusuna teşne bir oğlum var, çok incinmeyecek, diye; yoksa üzülmeli mi zaten çok incinmiş, diye.
Tercüman'da hala kırık dökük. Belki "küslük" diye algıladığım şey, ondaki aşırı hassasiyet yüzünden kontrol edemediği bir nevi şoka neden olmuştur. Kabalık, anlayışsızlık dediğim şey belki sadece şok yaşadığı için buz kesmesidir.
Herkesi affetmeli köşeye çekilirken. Keşke ermiş ya da derviş tozu gibi bir şey olsa. Üstüme serpiştirsem ve her dünyevi olayda, insanoğlunu hiç tuhafsamadan, çilehanemden gülümseyerek seyretsem.
Ben şu yeşil çayı bitirip tekrar yatağa gideceğim. Hadi baş baş. 03:35 - 23/3/2006 - yorum {1} - yorum yaz<font color=darkblue>İstanbul yolcuları kalmasın.</font
Baygın düşmeden önce şimdi ne yapmalı, ne olacak falan filan diye düşünmeye başlasam, derhal bir tren istasyonu çevresinde sota bir yer bulmam gerek, şöyle iyice bir ağlayayım, küfredeyim, diye.
Bileti aldım bugün. Zuzu ile Cuma akşamı uçuyoruz. Gece İstanbul'da olacağız. Tercüman bu olayla birlikte buzzzz gibi oldu. Benim için gelmeyeceksiniz ki buraya ondan pek sevinemedim, diyor. Ben anlamıyorum yine. Böyle zor durumumda hala kendi rolünün peşinde. Ölüm döşeğinde birini ziyaret için gelmemiz, onun konukseverlik göstermesine ters anlaşılan. Sanırım, Tercüman'la hukukumuz bu kez tamamen son bulur. Herneyse. Bu, öyle hassas bir durum ki, her yerde de kalamayız. İstanbul'da Zuzu'nun eski bakıcısında kalacağız büyük ihtimalle. Tercüman'a Hastane'nin yerini sordum, diyor ki, Haydarpaşa'dan trene bineceksiniz, şu durakta ineceksiniz. Zahmet oldu, Mersi.
Şöyle sıkıca kucaklaşmayı öyle özledim ki. Calvin'in Hobbes'a sarılması gibi sakınmadan sarılabileceğim bir dosta öyle ihtiyacım var ki. Ama sen hayalinde görürsün öyle dostu diyor içimdeki ses. Öyle mi? hımmm öyle mi... konuşsana!!!??? 19:19 - 21/3/2006 - yorum {yok} - yorum yaz<font color=red>Cuma da bambaşka bir sendrom!</font>
Koooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooş Fotoğraf, Nicoline Patricia http://www.venue.vze.com/ Toplantı 16.30'a alınmış. Universal Hastanesinin roof'unda. Eğer 18.00 gibi biterse, Zuzu'yu özletmeden evde olabilirim. msn' de patronla tartıştık biraz. O, bütün görüşmeleri yapalım ve vakti gelince kampanyaları hazırlayıp sunalım istiyor. Ben de "görüşmeyi yaptığım anda onu düşünmeye başlıyorum, kafam dağılıyor, lütfen şu an üstünde çalıştığım 4 işi bu hafta toparlayayım, zaten çok acil olmayan o görüşmeyi de o zaman yapalım," diyorum. Benim kafamda çekmece yok ki. Üstelik görüşmeyi cumartesi yapmak istiyor. Oysa dersaneye gidip, Zuzu'nun dersaneye haftasonu devam etmesinin daha iyi olup olmayacağını konuşmak istiyordum rehberlik öğretmeni ile. Öyle yoruluyorum ki. Dün resmen 20.30 da kanepede uyuyakaldım. Bugünün yemeğini yaptıktan sonra, kendime ayıracağım vakitte sadece uyuyabildim. Üstelik, bir gün önce yapmak için yanlış bir yemek seçmişim: Kabak graten! Bu akşam onu tekrar ısıtmak gerekecek fırında. Zuzu'nun zaten hoşlanmadığı bir yemek için çok fazla mesai. Belki fırın ısınmışken fırında makarna da yaparım Zuzu için. Sabah evden çıkmadan önce, okumadığım bir kitap seçmek için kitaplığa baktım. Bir Albüm Dolusu Cinayet kitabını gördüm. Kaba ve duyarsız bir bilim diliyle yazıldığını düşünmüştüm. Ama hiç öyle değil! Kesinlikle iyi polisiye kitaplarda görebileceğiniz hem babacan hem ironik hem de hafif abartılı ama yine de yerinde edebi bir üslupla yazılmış. Öylece ayakta 15 dakika kitaba daldım. Okuyup, size daha ayrıntılı yazarım. Aşağıdaki bilgiler, kitabın arka kapağından alınma. İyi okumalar...
Bir Albüm Dolusu Cinayet Yazar: Parry Eugenia Çeviren: Mehmet Harmancı Oğlak Yayınları İstanbul, 2001, 14x20 , 349 sayfa, Türkçe. Eugenia Parry, Paris'te bir antikacı dükkanında, 1886-1902 tarihleri arasında Fransa'nın başkentinde işlenmiş cinayetleri belgeleyen son derece ilginç bir fotoğraf albümü bulur. Kaçınılmaz bir biçimde yüzleşmek zorunda kaldığı tutam tutam kadın saçları, kesilmiş boğazlar, parçalanmış gövdeler, ter içinde şakaklar, morg tahtaları ve altüst edilmiş evler Parry'i bu resimlerin gerisinde sinsice gizlenen hikayeleri araştırmaya iter. Bu kitaptaki fotoğrafların çoğu, kısa zamanda Paris Adli Kimlik Bölümü Başkanlığı'na da getirilecek olan ve -daha sonraları Avrupa'nın ve Amerika Birleşik Devletleri'nin çoğu polis teşkilatı tarafından benimsenecek ve "Bertillonage" adıyla anılacak- ayrıntılı bir tasnifleme sisteminin de mucidi olan Alphonse Bertillon tarafından çekilmiştir. Fotoğraflarda sizin de şahit olacağınız cinayetlerin çoğu, 1894-1902 yılları arasında gene Paris'te Cinayet Masası Şefi olan Armand Cochefert tarafından soruşturulmuş ve farklı başarılık dereceleriyle çözümlenmiştir. Parry, hikayelerin bu iki başkahramanını -kriminoloji biliminin babacan öncüsü ile sabırlı ve önsezili detektifi- ve bu cinayet vakalarının ayrıntılı tarihlerini polis kayıtlarına da, gazete haberlerine de dayanarak anlatmakla kalmaz, cinayetlerin ve nedenlerinin çok daha ötesine giden, akıcı ve gerilimli bir roman gibi okunan yirmibeş öykü yazar. On dokuzuncu yüzyılın son demlerindeki Paris'in çeşitli manzaralarını arka planda kullanarak ve tarihi gerçeklerle kurgu arasında sürekli gidip gelerek yazılan bu kitap, temelde, insanların neden cinayet işledikleri gibi son derece kaypak bir sorunun peşindedir. Metni ve imgeleri benzersiz bir biçimde birleştiren Parry, aynı zamanda, kurgusal cinayet hikayelerinin tersine, cinayetlerin nedenlerini çoğunlukla anlaşılmaz kaldıklarını ve gerçek hayatta çoğu vakanın asla çözümlenemediğini de gösterir.
15:29 - 17/3/2006 - yorum {yok} - yorum yaz<font color=pink>bisiklete binelim mi? </font>Fotoğraf, Nicoline Patricia http://www.venue.vze.com/ Birazdan fotoğraf çekimine gideceğiz. Bir tekstil sektöründen müşteri için nevresim takımlarının fotoğrafı çekilecek. Bildiğiniz nedenlerle, ben bugün hiç çalışamam sanıyordum; uykusuz, üzgün, yorgun, kulağım telefonda beklerim... Bayağı sıkı çalıştım. Kozmetik sektöründen müşteri ile uzun bir toplantı yaptım, brief aldım. Gıda sektöründen müşteri için konsept oluşturdum. Mecraları belirlemeye çalıştım. Yarın sunum yapacağmız başka bir müşteri için art director'e görsel malzeme araştırdım. Zuzu yine dersaneye gitmemiş. Dersane öğretmeni aradı, böyle yapacaksa, haftasonuna alalım, diyor. Zuzu'yu aradım, etüdde dinleniyorum, kustum, çok hastayım, diyor. Bu haftasonu doktora gideriz belki.
Öğleyin kocaman bir sandiviç yedim. Akşama yemem artık. Meyve yerim. Zuzu'ya yemek hazırlarım.
Ben aslında istiyorum ki bu bulutlarla gölgeli havada, en iyisi bisiklete binmek olurdu. Irmağın kıyısından dümdüz katederek Adana'yı... Bir arkadaşım da olsa yanımda, gülmeyi seven, zeki biri... çok ama çok keyifli olurdu. Sonra da dondurmalı bir tatlı yerdik.... Sonra tuzlu fıstık ve film alıp eve dönerdik. Ne güzel olurdu. 16:29 - 16/3/2006 - yorum {yok} - yorum yaz |
| Son Sayfa | Sonraki Sayfa |
lunar phases |